10 03 2011

Yatak Odasında Terör - Marquis de Sade

Yatak Odasında Terör - Marquis de Sade

Radikal İki, 22 Temmuz 2001

"Sade'ı yakın! Ama önce bir dinleyin. Belki de o kalemiyle olağanüstü şeyler yaşayabilen bir yazardı sadece"

"Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun." Hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Donatien Aphonse Marquis de Sade bir sapkın mıydı? Bütün eleştirmenlerin ve hatta ahlâkçıların da kabul ettiği gibi "cinsel hayatın Zorba'sı" mıydı? Yoksa, aslında sadece "yasaklamanın yasaklanmasını" dileyen ve bütün yazdıklarını yukarıdaki cümlesiyle açıklayan basit, insan yönü skandalsız, yalın bir yazar mı?

Marquis de Sade'ı en iyi tanımanın yolu, adını verdiği Sadizm'le işe başlayarak "insan bozukluklarının"tarihini anlamaya çalışmaktan geçmiyor. Gerçi iş bilimadamlarına kalınca onlardan, adli sonuçlara varsın varmasın sadist sapkınlıkların herkes için geçerli ve "ucuz" tedavilerinin olmadığını öğreniyoruz. Marquis de Sade adına, bu satırlardaki davamız, onu bir kayalığın tepesinde denize düşmeyi bekleyen müntehirin ruh hali gibi, onun yazarlık durumunu ortaya koymak ve insanlığının yönlerini bulgulamak.

Sade'ın çıktığı yüksek kayalıklar, deyim yerindeyse toplumdışılığın ve bu dış alanı savunmanın zirvesiydi. Yazdıklarında gözlediğimiz erotizm ve anarşist fantazilerin ardında Tanrı tanımayan, anarşist bir duruşun davranışları yatıyordu. Sade'a göre tek suç, doğaya karşı işlenen suçtur. Doğa tarafından bir kez yaratılmış olmak onun egemenliğinden kurtulmuş olmak demektir ve asıl önemli olan bu özgürleşmenin farkında olmaktır. Sade için her türlü zevkin kaynağında suç ve kötülükler yatar.

Ölümünden sonra adı unutturulmak istenen, ama bir yandan kitapları gizlice okunan Marquis de Sade, kendi ülkesinde ilk kez 20. Yüzyılda şair Guillaume Apollinaire'in çabalarıyla açık ve geniş bir biçimde tanınmaya, okunmaya başlandı. Bunun yanı sıra, edebiyat ve eleştiri çevrelerinde kitapları yeniden ele alındı; eleştiriler ardı ardına gelmeye başladı. Bunlar içinde Simone de Beauvoir'in o çok ilginç "Sade'ı Yakmalı mı?" adlı eseri ve Pierre Klossowski'nin "Ahbabım Sade" kitabı sayılabilir. Bunun yanı sıra İslami sorunların ve eserlerin uzmanı olarak da bilinen Maurica Heine (1884 - 1940) Gilbert Lely ile birlikte Sade'ı 20. Yüzyıla taşıyan en önemli kişi olarak görülüyor. Bu ikili kendi hayatlarını adeta Marquis'nin yayınlanmayan eserlerini ve ona ait belgeleri günışığına çıkarmaya adadılar.

Tıp öğrenimi gören Maurice Heine, aforoz edilmeden önce sıkı bir Komünist Parti üyesiydi. 1924 yılında Felsefi Roman Cemiyeti'ni kuran Heine'ın tek amacı Sade'ın kitaplarını yayımlamaktı. 1926'da "Hikâyeler"i ve "Papaz ve Cançekişenin Diyaloğu"nu yayınladı. Diğer kitapların ve birçok değerli makalenin ardından Marquis de Sade adlı kitabının yayınlandığını ne yazık ki göremedi. Gilbert Lely, bu kitabı yayınladıktan sonra bayrağı devraldı; 1952-57 arasında iki ciltlik Sade biyografisini yayınladı.

Marquis de Sade, 74 yıllık hayatının (1740-1814) 28 yıl ve 8 ayını istisnasız olarak hapiste geçirirken, bu sürenin 25 yıl ve 3 ayını hükümsüz olarak "değerlendirdi". Bu çeyrek asırlık hapis yaşantısı Sade'ın kendisini "bütün rejimlerin mahpusu" olarak nitelendirmesine yol açtı açmasına ama 8 Mart 1794 günü, ellinci yaşına girmesine henüz birkaç ay kala Marquis, Picpus'e nakledildiği zaman, Terör döneminde "ılımlı" bulunmuş olma suçu yüzünden bir zindanda çürümeye terk edilmişti. Picpus, içinde daha çok soyluların bulunduğu ve herkesin mütemadiyen gün boyu aşk yaptığı süslü bir hapishaneydi.

Sade'ı bu yaldızlı yatak odasına kim naklettirmişti? Devrimin erdemleri adına insanların giyotine gönderilmesine karşı çıkan Marquis'yi daha önce zindanlara atan yönetimin gözleri önünde nasıl oluyordu da bu adam hem "La Philosophie dans le boudoir" (Yatak Odasında Felsefe) adlı eserinin temellerini atacağı sekiz aylık bilinmeyen bir "torpilli" hapis yaşantısını başlatıyor, hem de cımbızla seçtiği soylulardan bir tiyatro kumpanyası yaratabiliyordu.

Bu sekiz aylık "beyaz" dönem boyunca Sade'ın yaptıklarını, kurgusal da olsa, önce 1994'te Fransız romancı Serge Bramly'nin bir senaryo olarak başladığı ama daha sonra romanın kuyusuna düşen kitabından okuyabiliyoruz. Bir Leonardo da Vinci biyografı olan Serge Bramly, sinemacı bir dostunun "siparişi" üzerine başladığı bu belalı çalışmasını bir anlaşmazlık sonucunda yarıda bırakırken birdenbire kendini Marquis de Sade'ın oluşturduğu gizemli bir çekim alanında buluveriyor ve bu roman çıkıyor ortaya.

İyi bir aileden gelen bir genç kızın, görmüş geçirmiş bir erkek topluluğu tarafından bekaretinin nasıl bozulduğunu anlatan iki ciltlik "Yatak Odasında Felsefe"nin Picpus mapusluğu sonrasında yazılmış olduğuna dikkat eden Bramly, Sade'ın kitabı Picpus'te yazmış olabileceğini tahmin ederek, yazacağı metni bu kitapta toplamaya çalışmış. "Yatak Odasında Felsefe"nin adına bir gönderme yaparak, yazdığı romana "Sade: La Terreur dans le boudoir" (Yatak Odasındaki Terör) adını koymayı uygun görmüş.

Sade'ın yazdıklarında büyük bir tutarlık abidesi bulduğunu söyleyen Serge Bramly, Sade'ın "Doğa beni böyle yarattı, kendi doğama aykırı davranmam bir cinayet olurdu" şeklindeki sözlerini romanının omurgası haline getirerek, diyalogların ve kurgusal parçalarının tamamına yakınını, Sade'ın değişik kitaplardan alıntılamakta bir sakınca görmemiş. Roman biraz incelendiği zaman zaten bu açıkça görülüyor. Bir anlamda "Sade kendini roman olarak bir kez daha yazmış".

"Yatak Odasındaki Terör"ün elbette bir de görkemli bir sinema hikâyesi var. Hikâye olmanın da ötesinde 2000 yılında Benoit Jacquot'nun çektiği, Marquis de Sade rolünü ünlü Fransız karakter oyuncusu Daniel Auteuil'ün oynadığı bir film bu. Ne var ki gişelerden ve eleştirmenlerden çok önemli övgüler almayan bu filmi, ne olursa olsun Daniel Auteuil'ün "kurtardığı"na dair görüşler çoğunlukta. Filmde Sade'ın metresi Sensible'i Marianne Denicourt canlandırıyor.

Yazdıklarıyla tanrısız, dinsiz olduğunu ama skandal derecesindeki yazı(n)Sal eylemlerinin onu bir katil, bir cani ve bir sapkın yapmayacağını belirten Sade'ın gerçek yaşamında çokça ihtimal edilen bir ayrıntı var ki o da içinde yaşadığı baskı ortamlarının, özellikle de Devrim yönetimlerinin, katlin ta kendisini yaptıkları, cinayetlerin hasını işledikleri yönünde... Aslında Sade'ın, yazarak fantezi üretmek ve yaşamak dışında fazla bir hüneri ve kötülüğü olmadı kimseye... Ve kesinlikle, içinde yaşadığı baskı ortamlarının onu ustaca cezalandırmak, onu suç yaratmak konularından bir yazar dehasını aşan özellikler taşıdığı da bir gerçek. Bunun kanıtı ise Sade'ın hayatının yarısına yakının "hükümsüz" olarak hapislerde geçirmesi elbette...

Bir Picpus ziyareti sırasında yatakta oynaşırlarken, Sensible'in "Sen bir canavar m ısın?" sorusuna şöyle cevap veriyor Marquis: "Benim bebekleri parçaladığım ve onların kanlarıyla gençleştiğim, La Coste şatomun hendeklerinin ağzına kadar cesetlerle dolu olduğu söylendi... Beni böyle dedikodular yüzünden Bastille'e kapattılar." Sensible üsteler: "Soruma cevap vermedin." Sade, daha fazla oyalamaz akıllı metresini ve "Canavarlıklar, diyorsun. Belki... Nasıl bilinebilir?" der. "Bir bakıma buna benzer canavarlıklar yaptım, evet; bunları dünyadaki herkesten daha fazla tasarladım ve onları silinmez olmasını umduğum bir mürekkeple yazdım... Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun."

Sade'ı yakın! Ama önce bir dinleyin. Belki de o kalemiyle olağanüstü şeyler yaşayabilen bir yazardı sadece.

SEX & THE CITY

Radikal, Eylül 2001

Kadınlar geyiğin Allah'ını Yapar

'Toksik bekârlar', 'kadınları enayi yerine koyan erkekler' ve 'mankenlerle yatan herifler'e dahir her şey, bu kitapta!

New York - ABD'de milyonları ekran başına kilitleyen ve Türkiye'de şifreli CINE 5'te yayımlanmasına rağmen hatırı sayılır bir izleyici kitlesi edinen 'Sex and the City' şimdi de 'selülozik ortamda', yani basılı haliyle huzurlarınızda.

The New York Observer gazetesinde köşe yazıları yazan ve Vogue dergisinde editörlük yapan Candace Bushnell'in kitabı, Everest Yayınları'ndan çıktı. İyi giyenen, kötü içen, beter alışkanlıkları ve zehir gibi kafaları olan Manhattan 'kaltak'larının hayatını, Everest, kitabın adını Türkçeye çevirmeye gerek duymadan Türkçeye kazandırdı.

Şimdi o, buz tutmuş kaldırımlarda dengesini kaybedip sendelemeye alışkın ayaklarıyla, dallarından pul pul kar dökülen caddelerinde kışı kovalayabilir miyim diye etrafına tekmeler savuran bir gecekondu, veledi, adını hak eden bir güz mevsiminde, yıllar darbeye ve dipsiz karanlıklara dönerken yere düşmüş çam yapraklarını kaldırıp kaldırıp savuran kıyıcı bir Ankara rüzgârı, cümle şehir üzerindeki kalın paltoları, parkaları, kazakları naftalinleyerek gardıroplara kaldırıp onların yerine temiz gömlekleri ve askılılarını geçirirken "insanın kalbine kalbine vuran" deli bir ilkbahar yağmuru, sıcaklıkların bastırmasından ziyade öğrencileri memleketlerine döndüğü için çoraklaşan sokaklarında sıkıntısını Sakarya'nın biralarıyla soğutmaya çalışan bir yaz sarhoşu...

Ne de olsa dünyanın dört bir yanında izlenen dizisi, pek çok gazetede kadın yazarlarca alenen taklit edilen üslubuyla 'Sex and the City' kesinlikle bir marka. Daha doğrusu marka içinde marka. Çünkü doğal ortamları içkiyle yıkanan esrarla paklanan partileri olan Manhattanlıların anlatıldığı kitapta, insanlar birbirlerine öyle pat diye değil, ancak 'midilli derisi botlarla' yaklaşıyor, 'Yevs Saint Laurent ceket'lerine sarılarak ısınıyor, bir partide 'Donna Karan bustiyer'lerinin içinde sakin sakin oturuyorlar.

Şimdi o, akşamları güneşin çaktırmadan battığı, saat sekizde sokaklarıyla caddelerinden bütün el ayağın çekildiği, gecekondularından ana caddeleri birbirini kollayarak ikili üçlü gezen devriye arabalarının, girintili çıkıntılı ara sokakları ise iyi kötü tabancaları ve nadir makinelileriyle daha iyi bir hayat isteyenlerin teslim aldığı, merkezinin ise bütün sokakları her an bir iç savaş çıkma ihtimaline göre planlanmış bir şehir olarak Ankara'da, 'Görülmüştür' damgalı zarflarla bir fakültenin mektupluğuna boynu bükük bir çaresizlik düşüp umut çekiştiren bir müebbet mahkûm, sokağa çıkma yasağının başladığı tekinsiz gece yarılarında asfaltı ezen paletleriyle içindeki idam hükümlüsünü o malum yokuştan çıkaran bir öfke yumağı.

Ve 'Sex and the City'yi okumak için en az iki geçerli nedeniniz var:

Birincisi, kadınlar ve erkekler üzerine üretilebilecek geyiğin hakikaten Allah'ını okumak için. Üstelik başkahramanı Carrie gibi 'sıkı' biri olduğu söylenen Bushnell'in, yani deneyimli gazetecinin gözlemleriyle keskinleşmiş geyikleri...

(Candace Bushnell kitabı, tıpkı kadınların kendi aralarında çene yarıştırırken yaptıkları gibi, küçük küçük ama çok ayrıntılı bölümler halinde ve sanki telefonda birilerine anlatıyormuş gibi yazmış.)

Bölüm başlıkları şöyle 'Hepimiz bir seri âşığı sevdik', 'Mankenlerle yatan heriflerle tanışın', 'Neyin iki tekerleği vardır, tayt giyer ve beni enayi yerine koyar? Bisikletli bir erkek', 'Minik faresini seviyor ama onu annesinin evine götürmüyor', 'Manhattan'da bir erkekle nasıl evlenilir: Benim yöntemim', 'Parti kızının seks ve ıstırap öyküsü: Adam zengin, çok ilgili ve... çirkinmiş.'

Gerçi kitapta olaylar Manhattan'da geçiyor ama dünyanın dört bir yanında klonlanan bu konularla ilgili duyulan herkesin, şöyle bir karıştırması gereken bir kitap 'Sex and the City'. Bu konuları hiç iplemese de 11 Eylül'de kalbinde iki uçak patlayan Manhattan'ın sokaklarını, barlarını, insanlarını, alışkanlıklarını tamamen sosyolojik ihtiyaçlarla merak edenlerin de yine aynı kitabı şöyle bir karıştırmasında fayda var.

Son olarak pek çok moda ve kadın dergisine yazan Bushnell'e dair bir-iki söz etmek gerekirse. Bushnell, 1960 doğumlu. 'Seks, Hayatlar ve Video Klipler' adlı bir talk-show sunmuş ve 'Dört Sarışın' adlı kitabı yine Everest'ten çıkacak.

NAM-I DİĞER CHE

Ilgın SÖNMEZ
 

COMMANDANTE CHE GUEVARA!
Meksikalı romancı ve tarihçi Paco Ignacio Taibo II, Guevara'nın günlükleri, röportajları ve diğer kaynakları kullanarak bir siyasi macera hikayesi anlatıyor "Nam-ı Diğer Che"de. "Geçtiği zifiri karanlık yerlerde bile sokak lambasının ışığına rağmen gözleri kör eden" Che'yi...

Kim var ki? Varlığı, kimliği, tarzıyla insanda bambaşka bir dünyaya şiddetli bir özlem yaratan ve aynı anda yaşanan zamanda sürdürülen bürünülmüşlüklerin anlamsız boşluk hisleri yaratmasına sebep olacak kadar güçlü bir ikona dönüşmüş kaç kişi var ki! Kadıköy'de Akmar civarında, Beyoğlu'nda İstiklal'de, Bakırköy'de meydanda üzerinde Che'nin malum kepli fotoğrafının baskısını taşıyan delikanlılar gördüğümde ve yüzlerinde genellikle Che sakallarının ardından bakan üzgün-özürlü-yenik gözlerin cüretsiz öfkesine rastladığımda dünyaya olan inancım yerini her daim inançsızlığa bırakıyor.

Che'ye yönelmek içgüdüseldir. İsyan, içine sindirememe, düzene öfke, uyumsuzluk, uygunsuzluk ve diğer şeyler yol arkadaşlarıyla birlikte artık bir hayal adasının gerçek dünyaya armağanı semboller fotoğrafının namlı yüzlerinden birine, Che'ye temas ettiriyor kafası karışık delikanları. Ama hepsi bu. Sosyal adaletsizliklerden rahatsızdırlar ama aileleriyle birlikte üç öğün yemekler yemeye, aile yataklarında uyumaya, aile evine geç kalmamaya, küpün dışına asla taşmamaya devam ederler. Gidip biryerlerde içmesine bir efkar kadar hadım bir faaliyet yok. Üç odalı aile evlerinin, cadde arası sokaklara yayılmış barların, meyhanelerin, hiç olmadı intiharların isyankarları olmak ağır! Konuşmak serbest ama eylem? Eylem yok. Eylemlilik hallerinden söz ediyor insanlar, kitaplar, dergiler. Ama eylem vakti er meydanı tenhalaşıyor. İnsanın içindeki meydanda bile kimse kalmıyor. Tüm kapılar kapanıyor.

Siyasi romanların Meksikalı yazarı ve tarihçi Paco Ignacio Taibo II'nin Che'ye kitabın ikinci yazarı muamelesi yaptığı çalışması ve Batılı okuyucular tarafından ortalama üç buçuk dört yıldızlık bir beğeniyle karşılanan çalışması "Nam-ı Diğer Che", Commandante Che Guevara'nın yaşamını, kişiliğini, askerliğini, kariyerini, ideallerini, bunları kuşatan gizem ve efsaneyi araştırıyor. 735 sayfalık, tuğla kalınlığında bir kitapla! Bu aralar sık sık telaffuz etmek durumunda kaldığımız politik aktivizm meselesinin bir yazar tarafından sadece yazarak nasıl bir yaşam biçimine dönüştürülebileceğinin kanıtlarından biri olan Taibo'nun geniş bağlantıları sayesinde bugüne kadar ulaşılamamış belgeler, Küba arşivleri, Latin-Amerika devrimciliğinin ikonu Che ile birlikte Meksika'da, Küba'da, Afrika'da, Güney Amerika'da savaşan kişilerle yapılan konuşmalar bu çalışmanın içeriğinin farkını yaratmış. Bir efsanenin insan yüzünü eksene yerleştiren, bunu bir yaşamın karakteristiğini ortaya koyarak yapan Taibo, ironik ve keskin zekalı, utangaç bir Che'ye dikkat çekmiş. Che, 1967'de Bolivya ormanlarında öldürülmüştü. Ve cesedinin fotoğrafı bugün hala aynı kutsal bir mezar gibi net kullanıcıları tarafından düzenli aralıklarla ziyaret ediliyor, bir türbe gibi...

Son yıllarda Che üzerine ona yakın kitap yayımlandı. Buradan hareketle diğerlerinden farklı bir hareket noktasını merkeze alan Taibo, Che'nin özel yaşamını, politik gelişimini, değişen görüşlerini kısa bölümlerle geçmiş. Che'nin politik okumalar yaptığını söyleyen Taibo "Küba'nın da bildiği gibi" diyor "Che, dışarıya adım atmamış bir kasaba entellektüelinden fazlası değildi."Che, uluslar arası bir ikona dönüşen bir öfke savaşçısıydı ve bu onun hayatının anlamıydı diyor Taibo. Kitabın üçte birinde Che'nin Küba'daki komutanlık yılını anlatıyor. Birlikleri savaşlar arasında dinlenirken yorulmak bilmeyen Che, özel kamplarda öfke ve isyan eğitimi veriyordu diyor. Buradaki yaralılara moral dopingliyor, gerillalarını kendi gazete ve radyolarını kurup döndürmeye yönlendiriyordu. Şefkatinden bahsediyor. Mesela dışarda bir saldırı planlanırken o yaralı bir kuş için karışım hazırlıyor. Uzaktan Che'yi seyrederken hülyalı bakışlar öne çıkıyor diyor mesela Taibo. Mahsun ve çekingen, hatta tutuk bir yanı var. Küba hükümetinde çeşitli pozisyonlarda geçen hızlı bir beş yıldan sonra en iyi yapacağını inandığı şeyi yapmak için ayrılan Che'nin başarı ve başarısızlıklarını devrimin hikayesiyle birlikte ama Che'nin sesinin bariz biçimde duyulduğu bir devrim süreciyle birlikte anlatan bir hikaye bu.

Bu arada Taibo bir şeye dikkat etmiş. Ulusal banka yöneticisi, sanayi bakanı, devrimci büyükelçi gibi görevlerde çekilen fotoğraflarda Che'nin bot bağcıkları bağlı değilmiş. Che'ce şeylerden sadece biri. Kitabın girişinde Che için sarf edilen sözlerden biri şöyle: "Bir şeyi yapmak için o şeyi çok sevmek gerekir. Bir şeyi tutkuyla sevmek içinse o şeye deliler gibi inanmak gerekir."Ama Che bile öldü. Cesedi 1996'da isimsiz bir mezarda, öldüğü ormanda bulundu. Artık Küba'da. Latin Amerikalı Che, benzer kayıpların diyarında bizim içimizdeki Ortadoğulu devrimci karakter boşluğunu 'varlığıyla' doldurmaya her zaman devam edecek. Onun dahi 'yolda' öldüğünü bile bile.

YAŞAR KEMAL, BİR GEÇİŞ DÖNEMİ ROMANCISI

Turgay Fişekçi
Cumhuriyet

Yaşar Kemal'in yazarlığı üstüne yazılmış inceleme kitaplarından ilki Fethi Naci'ninki olmalı (Yaşar Kemal'in Romancılığı). Bir de Fransa'da yayımlanan "Anka" dergisinin bir özel sayısı dilimize çevrilip kitap olarak yayımlanmıştı: Yaşar Kemal'i Okumak. Şu günlerde böylesi inceleme kitaplarının bir yenisi Nedim Gürsel'den geldi: Yaşar Kemal, Bir Geçiş Dönemi Romancısı, Everest Yayınları.

Nedim Gürsel, Paris'te CNRS'de (Fransız Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi) çalışıyor. Böylesi araştırmalar yapmak, onun görevlerinden biri. Geçmiş yıllarda yayımlanan Nâzım Hikmet ve Geleneksel Türk Yazını adlı oylumlu çalışması da onun ne denli iyi bir araştırmacı olduğunu kanıtlamıştı. Yaşar Kemal, Bir Geçiş Dönemi Romancısı'nda, yazarın çeşitli dönemlerdeki ürünlerini irdeleyen beş inceleme ile, bir gezi yazısı ve Yaşar Kemal'le yapılmış otuz sayfalık bir konuşma var. "Yaşar Kemal'in Coğrafyası" adlı gezi yazısıyla açılıyor kitap. Yaşar Kemal'in doğduğu Hemite Köyü'ne ve yapıtlarına kaynaklık eden Çukurova'ya yapılan bir yolculuk sırasındaki izlenimlerle yazarın dünyasına bir ilk adım, atması sağlanıyor okurun.

"Bir Geçiş Dönemi Romancısı" adlı inceleme, Yaşar Kemal romanları içinde özel bir yeri olan Akçasazın Ağları dizisini oluşturan Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf romanları ile tarihsel gelişim arasındaki ilişkileri inceliyor. Çukurova'nın 1850'lerden 1950'lere dek yüz yıl süren kapitalistleşme sürecinin insanı ve doğayı nasıl değiştirdiği, bu olgunun yazarın yapıtlarına nasıl yansıdığı anlatılıyor.

"Çocukluk: Yitik Cennet" adlı çalışma ise Yaşar Kemal'in Kimsecik üçlemesini oluşturan Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı ve Kanın Sesi adlı yapıtlarına yazarın özyaşamöyküsüyle ilişkileri bakımından yaklaşır. Yazarın çocukluk dünyasının bu romanlarda aldığı biçim, bir yandan duygusal bir coğrafya anlatımı öte yandan ise psikolojik derinliklerle çok boyutluluk kazanır. "Köroğlu Destanı ve Yaşar Kemal" adlı inceleme ise, bu destanın Yaşar Kemal'in çeşitli yapıtlarına nasıl yansıdığına "metinlerarası ilişkiler" yaklaşımlar getiriyor. "Ağıtlar" başlıklı incelemede ise halk edebiyatımızdaki "ağıt" geleneğinin çağdaş romancımızın ürünlerinde nasıl kullanıldığı irdeleniyor. Kitapta tek bir romanın konu edinildiği inceleme olarak yalnızca "Deniz Küstü" başlıklı yazı görülüyor. Bu yazıda, aynı adlı romanın Yaşar Kemal yapıtları içinde İstanbul'u anlatan bir örnek olması nedeniyle ayrıksılığı ve bunun getirdiği dil ve anlatım sorunları tartışılıyor. "Yaşar Kemal'le Söyleşi" başlıklı uzun konuşma, kitaptaki incelemeleri ve onun da ötesinde yazarın bütün yapıtlarını ve dünyasını daha iyi anlamamızı sağlayan bir kılavuz niteliğinde.

Söyleşide bir yandan "Sözlü gelenek çağdaş bir yazar tarafından nasıl kullanılıyor ve nasıl modern bir yazıya dönüştürülüyor" konusu, öte yandan da "toplumsal değişmeyle romanları arasındaki türdeş ilişki" işleniyor. Yanı sıra, nasıl yazar olunur sorusundan, roman tiplerine, dünya edebiyatının büyük yazarlarının değerlendirilmesine dek bir dizi çok ilginç açıklamalar okuyoruz. Hem Yaşar Kemal'in zengin romancı dünyası karşısında bir kez daha şaşırıyoruz, hem de bu büyük yazarımızın yapıtlarını türlü boyutlarıyla anlamaya biraz daha yaklaşıyoruz.

Bu kitabın bir çağrışımı da şu oldu: Elli iki üniversitemiz var. Hemen hepsinde Türk dili ve edebiyatı bölümleri var. Bu bölümlerde çalışan yüzlerce bilimadamımız var; çalıştıkları yirmi beş otuz yıl boyunca işleri araştırma yapmak olan. Neden üniversitelerimizden çağdaş edebiyatımız üstüne araştırmalar, incelemeler çıkmıyor? Üniversiteler mi üniversite değil? Bilim adamlarımız mı bilim adamı değil? Hangisi?

.....

Esra Aliçavuşoğlu
Cumhuriyet

Nedim Gürsel, bu kez bir romanı ya da hikâye kitabı ile değil, Yaşar Kemal'in yapıtlarından bazılarını ele alan incelemesi 'Yaşar Kemal Bir Geçiş Dönemi Romancısı'başlıklı kitabı ile okur karşısında. Gürsel kitabında edebiyatımızın önemli yapıt taşlarından biri olan Kemal'i, yapıtlarının temel izleği olan Çukurova bağlamında inceliyor. Kitapta, Yaşar Kemal'in kimi yapıtları üzerine incelemeler ve yazarla yapılmış bir söyleşi de yer alıyor. Everest Yayınları tarafından yayımlanan 'Yaşar Kemal Bir Geçiş Dönemi Romancısı'adlı kitap önümüzdeki günlerde Fransa'da da yayımlanacak. Gürsel, kitabın Fransızca basımının Yaşar Kemal'in romancılığının yurtdışında da aydınlatılması açısından önemli olacağı görüşünde. Ayrıca, Nedim Gürsel'in Paris Yazıları'nın ikinci cildi önümüzdeki günlerde okurlara sunulacak. Nedim Gürsel'in bundan sonra üzerine araştırma yapmak istediği isim ise Sait Faik.

Belli bir okur kitlesine sahip bir yazarın bir diğer kült yazarı incelemesi ülkemizde çok sık rastlanan bir olgu değil. Bir yazarın kaleminden yine önemli bir yazarı anlatmak hangi düşüncenin ürün?

Yaşar Kemal'in roman dünyası çok önceden beri beni çekmiştir. Özellikle Çukurova'nın doğasını büyük bir lirizmle anlatan betimlemelerinden çok etkilendim. Henüz çocuk denecek yaşlarda bile bu dünya çok abartılı, çok olağanüstü gelmiştir bana.

Kitabın çıkış noktasını sanırız sizin Çukurova'ya yaptığınız bir gezi oluşturuyor değil mi?

Evet ama burada amaç, Yaşar Kemal'in coğrafyasını keşfetmek ve romanlarında anlattığı toprakların gerçekten benim algıladığım şekliyle karşılaştırmaktı. Bu da, bir yazarın dünyasına bir başka yazarın dünyasından yaklaşmak oldu. Ama kitabın diğer bölümleri; Akçasazın Ağaları'nı, Ağıtlar'ı ve yazarın otobiyografik üçlemesini ele alan bölümlerde kendi romancılığımı unuttum ve araştırmacı yanımı öne çıkardım. Bu bölümlerde Yaşar Kemal'in romancılığını eleştirel ve çözümleyici bir yöntemle ele almaya çalıştım.

Ülkemizde eleştiri kurumunun çok gelişmediği bir gerçek. Yaşar Kemal üzerine bu kitabı yazarken nasıl bir metot izlediniz?

Bu kitap monografik bir çalışma değil. Yaşar Kemal'i tüm kitapları genelinde değil, kesitleriyle ele alıyorum. Çukurova yolculuğu dışındaki bölümleri önce Fransızca kaleme almıştım. Buradaki metodum daha çok bir geçiş dönemi sorunsalı açısından Yaşar Kemal'e bakmak olarak açıklanabilir. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Marshall Yardımı ile gelişen ekonomik ve toplumsal değişmenin Yaşar Kemal'in romancılığının eksenlerinden biri olduğunu düşündüm. Bu süreç içinde değerler sistemi çöküyor, yeni bir dünya oluşuyor. Ancak Akçasaz'ın Ağaları'nda iki toprak beyi eski değerlere, sisteme bağlı kalıyorlar.

Bu da sizi, Lukacs'ın problematik kahraman olarak tanımladığı yere götürdü...

Evet... Lukacs'a göre roman kahramanı takıntılı olandır. Problematik kahraman tipolojisi açısından baktım Yaşar Kemal'in romancılığa. Bakış açımsa çağdaş bir yazarın sözlü gelenekten nasıl yararlandığı, onu nasıl dönüştürdüğü üzerine oldu. Gerek epik söylem, gerekse folklor ve halk edebiyatı örnekleri, Yaşar Kemal'in romancılığını besleyen kaynaklar. Elbette Köroğlu Destanı'nı kendi açısından yazdığı zaman yazar, hem Anadolu'daki sözlü geleneğe bağlı kalıyor hem de bir yazar olarak kendi metnini üretiyor. Buna biz metinlerarası ilişki diyoruz. İkinci bakış açım da bu oldu.

Üçüncü bakış açısı ise sanırız yazar Nedim Gürsel'in Yaşar Kemal'in coğrafyasına bakışıydı. Değil mi?

Çukurova'nın insanlarını, o doğayı, bir gezi izlenimleri çerçevesinde anlatmayı denedim ama... Yaşar Kemal'in romanlarından yola çıkarak gittim o insanlara. Onun doğduğu köye gittim, o insanlara. Onun doğduğu köye gittik. Birçok romanında söz ettiği Anavarza Kayalıkları'nı, Anavarza Kalesi'ni ziyaret ettik. Romanlarında önemli bir yer tutan pamuk tarlalarının nasıl mısır tarlalarına dönüştüğünü gördük.

Yaşar Kemal'in Çukurova'sıyla Nedim Gürsel'in Çukurova'sı arasında ne gibi farklılıklar var?

Böyle bir coğrafyada doğmak, eğer sizde yazarlık hamuru varsa çok büyük bir şans. Beni çok etkiledi Çukurova gerçeği. Onların folklorları ve gelenekleri bir yazar için yeterli olmasa da besleyici bir kaynak. Orada doğmuş olsaydım kuşkusuz çok etkilenirdim. Örneğin Yaşar Kemal'in doğduğu köyde biriyle tanıştım. "Ben de şairim, Karacaoğlan soyundan geliyorum" dedi ve Emel Sayın üzerine yazdığı bir şiiri okudu. Bir şiir geleneği var ve bu en basitinden bir köylüde bile ortaya çıkabiliyor.

Aslında sizin üslubunuzla Yaşar Kemal'in üslubu arasında önemli ayrışmalar var. Sizi daha çok kentlerin yazarı olarak görüyoruz örneğin...

Kitaplarımda hep kentleri anlattığım doğru. İstanbul hayranı, âşığı bir yazarım. Bu anlamda o topraklar benim kitaplarımda neredeyse hiç yoktur. Belki olmadığı için çok etkilendim ve Yaşar Kemal'i bu denli tutkuyla okudum. Bana ait bir coğrafyadan gelmediği için bu kadar yoğun etkilendim. Kitapta yazarın İstanbul'u anlatan tek kitabı olan Deniz Küstü ile de ilgili eleştirel bir bölüm var.

Siz Çukurova'yı anlatan bir roman yazsaydınız ne tür örtüşmeler ya da farklılıklar olurdu?

Bunu söylemek zor, ben oradan beslenmedim. Ancak Türk halk edebiyatı araştırmacısı olarak bir parça benim duyarlılığıma sesleniyor Çukurova. Oysa Yaşar Kemal'in çocukluğu, delikanlılığı o topraklarda geçmiş ve derinden etkilenmiş. Bense biraz daha köksüz, göçebe bir yazarım. İstanbul'da yaşadığımdan daha fazla Paris'te yaşadım. Ve kitaplarımda da yolculuk izleği öne çıkar zaten. Bu bakımdan Yaşar Kemal'le benzeşmiyoruz. Ben konmaktan çok göçüyorum.

Yaşar kemal'in Deniz Küstü adlı yapıtının dışında eleştirdiğiniz diğer yapıtları neler ya da yazarı hangi bağlamlarda eleştirdiniz?

Akçasazın Ağaları, Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf toplam 1200 sayfalık bir nehir roman. Çok uzunluklar var. Anlatının organik yapısını bozan bölümler olduğunu düşünüyorum. Bunlara değindim örneğin. Ancak tüm bunlara karşın Yaşar Kemal'in en önemli yapıtıdır. Deniz Küstü hakkında söylediklerim oldukça eleştirel. Ama çoğunlukla yazarın sevdiğim yönlerini öne çıkarmaya çalıştım. Dehayı ön plana çıkaran bir kitap olduğunu sanmıyorum, çözümleyici bir kitap.

Yaşar Kemal'in kitabı okuduktan sonraki yorumu nasıl oldu?

Telefonda konuştuk. Çukurova izlenimlerimi anlattığım bölümü çok beğendiğini söyledi. Pamuk üretimine son verilip mısır ekildiğini öğrenince çok şaşırdı. Çünkü uzun zamandır gitmemiş Çukurova'ya. Bir de onunla yıllar önce yaptığım ayrıntılı bir söyleşi yer alıyor kitapta. O söyleşiyi yayımlamak üzere yapmadığımızı biraz da sitemli bir biçimde dile getirdi. Bence bu, Yaşar Kemal'in yapıtlarını ve kendi iç dünyasını ele veren, açıklayan bir söyleşiydi. Dolayısıyla ondan izin almadan bu söyleşiyi kitaba koydum. Belki ilke olarak çok doğru değil ama okurları düşündüm.

.....

Erdal Doğan
Radikal

"Yaşar Kemal'in Coğrafyası"

Önümüzdeki günlerde roman okurları, kitapçı raflarında hayli ilginç bir çalışmayla karşılaşacaklar. Ünlü bir romancının, yine ünlü bir başka romancımız üzerine yaptığı çalışmayla karşılaşacaklar. Ünlü bir romancının, yine ünlü bir başka romancımız üzerine yaptığı çalışmayı okuma olanağını bulacaklar. Bu kitap Nedim Gürsel'in 'Yaşar Kemal Bir Geçiş Dönemi Romancısı'adlı çalışması. Aslına bakarsanız Gürsel'in çağdaş Türk edebiyatındaki bazı yazarları belli bir sorunsal çerçevesinde inceleme tasarısı çok eskilere dayanıyor. İlk olarak Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde doktorasının bir bölümünü Nâzım Hikmet şiirinde gelenek ve modernizm üzerine yapıyor. Bu çalışmadan yola çıkarak ünlü şairimizin yapıtına yönelik kapsamlı araştırmasını Fransa'da 'Nâzım Hikmet Et La Litterature Populaire Turque'yani 'Nâzım Hikmet ve Geleneksel Türk Yazını'adıyla yayımlıyor. Bu bağlamda Gürsel'in bir diğer çalışmasını geçtiğimiz aylarda Can Yayınları'ndan çıkan 'Aragon-Başkaldırıdan Gerçeğe'oluşturuyor. Yazarın önümüzdeki günlerde çıkacak olan 'Yaşar Kemal Bir Geçiş Dönemi Romancısı'adlı çalışması da, Fransa Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi'ne (CNRS) sunduğu bir proje çerçevesinde oluşmuş. Dolayısıyla önce Fransızca yazılmış bu kitap. Nedim Gürsel, yakında Fransa'da da yayımlanacak kitabında Çukurova'ya yaptığı yolculuk izlenimlerinin yanı sıra Yaşar Kemal'le yaptığı söyleşiye de yer vermiş.

Bu çalışmayı yaparken Yaşar Kemal'in özellikle hangi yapıtlarını temel aldınız?

Bu kitabın, Yaşar Kemal'in tüm yapıtlarını ele alan monografik bir çalışma olmadığını söylemeliyim. Ama kitabın odak noktasını oluşturan bölüm, 'Akçasaz'ın Ağaları'nı yani 'Demirciler Çarşısı Cinayeti've 'Yusufçuk Yusuf'u bir geçiş dönemi sorunsalı açısından irdeliyorum. Bir başka yaklaşım Yaşar Kemal'in genç bir folklor derlemecisiyken Çukurova'da derlediği 'Ağıtlar'dan yola çıkarak, çağdaş bir yazarın sözlü gelenekten nasıl etkilendiğini ele alıyorum. Yaşar Kemal'in otobiyografik üçlemesi 'Kimsecik'de kitabın önemli bölümlerinden birinde otobiyografi ve gerçek açısından inceleniyor. Bu bölümlerin yanı sıra başka yapıtlarına da çeşitli göndermeler var. Özellikle 'İnce Memed've yine bir başka üçleme olan 'Dağın Öteki Yüzü'ne. Yaşar Kemal'in Köroğlu'nun ortaya çıkışı üzerine yazdığı versiyondan hareketle yaptığım araştırma da kitapta yer alıyor.

Yaşar Kemal neden 'bir geçiş dönemi romancısı'?

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Marshall yardımıyla gerçekleşen tarımda makineleşme ve büyük kapitalist çiftliklerin kurulması Adana yöresindeki toplumsal yapıyı çok kısa sürede değiştirdi. Bu noktada beylik düzeninin çöküşü ve eski değerler sistemine bağlı kalan insanın dramı, Yaşar Kemal romanının ana eksenlerinden birini oluşturur. Bu geçiş döneminin yol açtığı karmaşa, Lukacs'ın deyimiyle 'problematik roman kahramanı'nın Yaşar Kemal'de doğuşunun göstergesidir. Dünya roman tarihinde problematik roman kahramanının en belirgin örneği Don Kişot'tur. Çünkü Don Kişot, feodal toplumun çöküş sürecinde şövalye değerlerine bağlı kalan, oluşturmakta olan yeni değerler sistemine ayak uyduramayan bir kahramandır. Tıpkı 'Akçasaz'ın Ağaları'ndaki Derviş Bey ve Mustafa Bey gibi.

Yaşar Kemal romanlarındaki epik söylemi de, bu 'geçiş dönemi'nin konjontürel yapısı içinde mi değerlendirmeli?

Evet ama şunu da eklemeliyim; Yaşar Kemal'in yazısında epik söylem kadar metni baştan aşağı kat eden, kimi romanlarda doğa betimlemelerinde, kimilerindeyse kahramanların konuşma biçiminde belirginleşen bir lirizm öne çıkar.

Peki sizce 'geçiş dönemi'nin tek temsilcisi Yaşar Kemal mi?

Elbette değil. Örneğin Orhan Kemal, 'Bereketli Topraklar Üzerinde'adlı romanında aynı süreci ele almıştır. Daha az tanınan bir yazar, Reşad Enis de bu süreç içerisinde anılabilir bence.

Kitabı hazırlarken nasıl bir yöntem izlediniz?

Bu kitap değişik zaman dilimlerinde yazıldı. Yaklaşım yöntemimi hem kuramsal bir çerçeve hem de izlenimsel bir bakış belirledi, diyebilirim. Bu kitabın kavramsal anahtarı intertextualite'dir (metinlerarası ilişkiler). Bu kavramsal alan, yapısalcı Fransız eleştiri ekolünün bir parçasıdır.

Kitapta Yaşar Kemal'in İstanbul'da geçen tek romanı 'Deniz Küstü'üzerine de bir bölüm var. Siz ise öykülerinizde, özellikle 'Sevgilim İstanbul'da ve kimi romanlarınızda İstanbul'u bir anlatı kahramanı gibi öne çıkarıyorsunuz. Yaşar Kemal'in İstanbul'a bakışıyla sizin İstanbul'a bakışınız arasında ne ölçüde benzeşmeler var?

Sanırım kitabın en eleştirel bölümü de bu olsa gerek, yani 'Deniz Küstü'. Yaşar Kemal, bu romanda büyük kenti tüm karmaşası, sorunları ve güzelliğiyle kendine özgü biçimde anlatıyor. Ama roman kahramanlarından gangster Zeynel, sanki Çukurova'dan, daha doğrusu Toroslar'dan bir megapol ortamına getirilip konmuş eşkıya tipine, bir ölçüde İnce Memed'e benziyor. Ben öykü ve romanlarımda hep, tarihsel boyutu içinde bir İstanbul imgesi oluşturmaya çalıştım. 'Deniz Küstü'deki Selim Balıkçı tipi, Sait Faik'in öykü kahramanlarına daha yakındır. Yaşar Kemal bu romanında yer yer kahramanın dünyasıyla bütünleşmeyen bir bilinç akışı tekniği kullanır. Bana sorarsanız, bir romancı olarak Yaşar Kemal'in asıl dehasını başka romanlarında aramak gerekir.

777
0
0
Yorum Yaz