08 12 2010

Türkçe Günlükleri

Türkçe Günlükleri

FEYZA HEPÇİLİNGİRLER

12 KASIM CUMA

Denizli'ye geçen yıl da gitmiştim; önceki yıl da. Bu seferki PEN Yazarlar Derneği'nin bir etkinliğiydi; Mehmet Zaman Saçlıoğlu ile 'Öykü ve Dil' konusunda konuştuk. Pamukkale Üniversitesi'nde şimdi dekan olan arkadaşlarım da var, profesörlüğünü bekleyen öğrencilerim de. Onlarla söyleşmeler bu yüzden hep geçmişe kayıyor; ya İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu'na ya Buca Eğitim Fakültesi'ne. Herkes farklı bir ânı, olayı, sözü anımsadığı için, hem bir yerlerde hâlâ yaşandığını sandığımız eski günlere kısa süreliğine de olsa dönülüyor hem de bellekler tazeleniyor.

 

13 KASIM CUMARTESİ

30 Ekim tarihli günlükte İskender Pala'yı, son kitabının adında ('Şah & Sultan' derken) kullandığı '&' işareti nedeniyle eleştirirken yazarın açıklamasından da bir alıntı yapmıştım. O açıklamada geçen bir söze dikkat çekmeyi düşünmüş; ama eleştiri alanını genişletmemek için bundan vazgeçmiştim. Metin Tükenmez, Pala'nın, 'Bu, aynı bünyenin kendisiyle savaşıydı. Belki iki ikiz kardeşin birbiri üzerine atılması gibiydi. Bunun için Şah&Sultan'ı birbirine yasladım, ikisini sırt sırta veya yüz yüze birleştirdim (...)' derken kullandığı 'iki ikiz kardeş' sözünü kastederek, ''İkiz kardeş' yeterli değil midir? İki ikiz kardeş deyince dört kişi söz konusu olmuyor mu?' diye sorunca konuya değinmek şart oldu. Elbette öyledir, 'iki ikiz kardeş' dört kişi eder. 'Çift' diye karı ve kocadan söz edilirken de aynı hataya düşüldüğü olur. Metin Tükenmez'in eklediği bilgiye de yer verelim: 'Ayrıca 1473 Otlukbeli Savaşı'nda da benzer durum vardı. Fatih Sultan Mehmed'in karşısında Uzun Hasan vardı. Fatih'in ordusunda birçok etnik kökenden savaşçı >olmasına karşın >Uzun Hasan'ın ordusu öz be öz Oğuz Boyları'ndan oluşmaktaydı.'

 

YİNE 13 KASIM CUMARTESİ

İskender Pala demişken' Kendisine gösterilen ilgiyi kitap fuarlarındaki imza kuyruklarından bilirim. Geçen hafta sona eren fuarda da imza kuyruğu o kadar uzunmuş ki önünden geçtiği birçok yayınevi standını çalışamaz duruma getirmiş ve İskender Pala, fuarın kapanma saatinden sonra bile kitap imzalamayı sürdürmek zorunda kalmış. Bu ilginin nedenini merak ettiğimden (kıskandığımdan da olabilir!) kendisini dinlemeyi istiyordum zaten. Kıbrıs'ta aynı gün ve arka arkaya konuşunca bu şansa ulaştım. 18. yüzyıl şairi Sabit'in 'Sakın sen kûy-i cananı uzaktur sanma ey Mecnun / Seher yola giren âşık gece Leyla'da akşamlar' beytini ele aldı ve bu beyit üzerinden Divan şiirini ve aşkı anlattı. Bu tek beyit üzerinde yarım saatten fazla durdu ve bu beyitten, büyük olasılıkla şairinin bile düşünmediği anlamları bulup çıkardı. Gençler neredeyse soluk almadan dinlediler onu. Tane tane konuşuyor ve ne yalan söyleyeyim, güzel konuşuyor. Peki, ne anlatıyor? Divan şiirinin derin anlamlar barındırdığını, hayran olunası güzellikler içerdiğini; gerçek aşkın 'o zamanlar' yaşandığını, şimdiki gençlerin aşk diye yaşadıklarının gerçek aşkla ilgisi bulunmadığını' Divan şiirini ben de severim; klasik Türk musikisi kapsamındaki şarkıların sözlerine bayılırım. Gençlerin eski şiirimizi bilmelerini, eski musikimizi anlamalarını da önemserim; ama ne olursa olsun gençlerin gözünün gelecekte olması gerektiğine inanan (eski kuşaktan?!) bir hoca olduğum için herhalde, gençlerin geçmişe bu kadar özendirilmesini tehlikeli bulurum. Benim ideal gencim bilime yönelmeli, akla inanmalı; çağına uyum sağlayacak niteliklerle donanmalı, çağına öncülük etmeli. Bütün güzelliklerin geçmişte (Osmanlı'da) yaşandığına, orada kaldığına inanan bir genç, çağına nasıl uyum sağlayacak; geleceği nasıl kuracak?

 

15 KASIM PAZARTESİ

'Çok eski yıllardan beri bir Cumhuriyet okuyucusu' olan Prof. Dr. Mehmet Sakınç, aynı zamanda bir Cumhuriyet yazarıymış da eskiden. Eski adı 'Cumhuriyet Bilim Teknik' olan dergiye doğa tarihi üzerine popüler yazılar yazarmış. 'Ne zaman ki bilim ekinin ismi değiştirilip (sebebi belli değil) & işaretli 'Cumhuriyet Bilim & Teknoloji' oldu, ben de yazmaktan vazgeçtim.' diyen Prof. Sakınç, Cumhuriyet gibi bir gazetenin bilim ekinde nasıl olup da şu '&' işaretinin kullanıldığını soruyor ve şöyle diyor: 'Hem Cumhuriyeti savunacaksın (dolayısıyla Harf Devrimini) hem de yabancı bir lisanın işaretini dergine başlık yapacaksın. Bir bilim dergisi olan Cumhuriyet Bilim & (ve)Teknoloji'ye bu hiç yakışmıyor.' Yerine '&'i kullanmayı yeğleyenler 've'yi Türkçe mi sanıyorlar acaba? Anımsatmalı mı; Nurullah Ataç, Arapçadır diye yıllarca 've'yi kullanmadan yazdı. O da Türkçe değildi; ama yüzyıllar içinde benimsendi. Şimdi de Arapça 've'nin yerine bu işareti mi geçireceğiz? İngilizce sözcükler yetmedi, İngilizcenin işaretlerini de mi benimsememiz gerekiyor? Hadi vitrinlerde 'baklava & börek', 'pide & lahmacun' derken bu işareti kullanan, dikkat çekmeye çalışıyor diyelim; Cumhuriyet'in amacı da bu mudur? Cumhuriyet de bilim ve teknoloji konusundaki eke bu yolla mı dikkat çekmeye çalışıyor?

 

19 KASIM CUMA

Mademki bu bayram evdeyim, ben de bayramı kitaplarla kutlayayım. Everest Yayınları, 'Çizgi' dizisinde Ari Folman ve David Polonsky'nin çok ödüllü bir yapıtını yayımladı: 'Lübnan'da Bir Savaş Hikâyesi - Beşir'le Vals'. Bu kitabı İngilizceden çeviren Sabri Gürses, İvan Aleksandroviç Gonçarov'un ünlü klasiği 'Oblomov'u da Rusçadan çevirmiş.

Selim İleri'nin efsaneleşen romanı 'Her Gece Bodrum'un yeni basımı da Everest Yayınları tarafından yapıldı. Bir Bodrum kitabı da Nedim Göknil'in anıları aracılığıyla anlattığı, bir albümle süslediği, 'Nasıl Anlatsam, Nerden Başlasam' Bodrum Bodrum' adlı kitabı. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Bütün Eserleri'nin 11. kitabı, orijinal metin olarak yayımlanan 'Cehennemlik', Hüseyin Rahmi gerçekçiliğiyle 1920'li yılların konuşma dilini de veriyor. Bekir Yıldız'ın kitaplarını da Everest basıyor artık. 'Demir Bebek' ile 'Reşo Ağa' (hep öyle derler ya) raflardaki yerini aldı bile. Ahmet Ümit de Everest'te. 'İstanbul Hatırası', 2010 yazının en çok okunan romanlarından biriydi.

Everest, tarih kitapları da yayımlıyor. Bunlardan biri, Ahmet Şeyhun'un yazdığı (Osmanlı Devlet Adamı ve İslamcı Düşünür) 'Said Halim Paşa'; öteki de Philip Mansel'in yazdığı, Nigar Alemdar'ın çevirdiği, bol fotoğraflı 'Sultanların İhtişamı' (Osmanlıların Son Yılları).

Ayşe Karabat'ın romanı, 'Kudüs'ün Gönüllü Sürgünleri'nin ikinci basımı Everest Yayınları arasında çıktı. Susan Abdulhawa'nın yazdığı, Bilge Barhana'nın çevirdiği 'Filistin Sabahları' adlı roman için yayınevi 'Tarih, kimlik, arkadaşlık, aşk, savaş ve umutla örülü, yürek burkan çarpıcı bir roman' demiş. Orhan Miroğlu'nun 'Uğur Kaymaz Kitabı' 'Ona Zarfsız Kuşlar Gönderin' ve Diyarbakır Cezaevi'nden ailesine gönderdiği mektupların tanıklığı 'Ölümden Kalıma' Everest Yayınları arasında yer aldı.

Mutfak, demlenme, meze ve İstanbul sözcükleri eşliğinde anımsadığımız İlhan Eksen'in yeni kitabı, 'Bir tren, üç arkadaş ve onları bekleyen uzun bir gece'nin anlatıldığı bir roman: 'Yolculuk'.

feyzahepgmail.com feyzafeyzahepcilingirler.com

 

Gürsel Korat'la yeni romanı 'Rüya Körü' üzerine söyleştik

'Bu romanda zaman,benim'

Gürsel Korat'ın okuru olmak, keskin bir edebiyat bilincinin yarattıklarıyla çeşitli düzlemlerde diyaloğa girmektir. Edebiyatının alanını sürekli derinleştiren, derinleştirerek genişleten bir yazardır Korat. Romanları, öyküleri, denemeleri, edebiyat üzerine düşünceleriyle tutarlı olan, yinelemeyi reddeden, yenileyen bir yazınsal yolculuğun farklı dallardaki ürünleridir. Gürsel Korat'la yeni romanı Rüya Körü'nü konuştuk.

Nursel DURUEL

-Rüya Körü, çeşitli açılardan konuşulması gereken bir roman. Önceki romanlarından 'Zaman Yeli', 'Güvercine Ağıt' ve 'Kalenderiye'yi okumuş olanların hemen fark edeceklerini sandığım bir noktadan başlamak istiyorum söyleşiye: Bu üç roman, on üçüncü yüzyıl ve sonrasındaki farklı zaman dilimlerinde, ağırlıklı olarak Kapadokya coğrafyasında geçiyordu. Rüya Körü'nde ise daha eski bir zamana uzanıyorsun. Romanın mekânı da Bizans İmparatoru Manuel Komnen (Manuil Komnenos) dönemindeki Konstantinopolis. Yani, ilk kez bu romanda çevreden bakmak yerine, iktidarın odağı olan merkezden çevreye yöneltiyorsun bakışını. Romanın ana kahramanını iktidarın dışında tuttuğunu belirterek sorayım; neden bu kez İstanbul ve on ikinci yüzyıl?

- İlk yazdığım roman 'Zaman Yeli' 1243 yılındaki olaylarla açılmıştı, 'Rüya Körü' ile o tarihten yüz yıl öncesine gittim. Ben tanrı anlatıcıydım, zamanı istersem ileri, ister geri alabilirdim!

Böyle bir böbürlenme yaşamadım elbette; çünkü romanı ölçüp biçerek, eksiksiz bir Tanrısal bilinçle tasarlayıp kuramıyor insan. Bir şeye tutuluyorsun, etkisine giriyorsun; içine düştüğün ağdan akılla sıyrılıp çıkman gerek. Yoksa duygularının tutsağı oluyorsun. Ben, Andronikos Komninos'un yaşam mücadelesine hayretle baktığımı saklayamam, bu nedenle hiç de istemediğim halde, Doğu Roma soylularının yanında buldum kendimi. Elbette Selçuklu soylularının da. Bildiğiniz gibi benim hiç soylularla işim olmamıştı. 'Peki, dur bakalım' diyerek kendime bir serinlik verdim. Dikkat etmem gerekirdi, çünkü soyluların hayatını anlatanın diline onların dili siner, tarihi roman yazanların kasıla kasıla ettiği her tumturaklı laf retorik şişinmeye dönüşür, o tarihi kişinin dili romancıyı tutsak eder. Açıkçası, roman yazarı tarihi kişinin hayatını iğfal ederken, tarihi kişi de romancının dilini ele geçirir.

Kanımca romancının gözünü dört açması gereken ilk temel nokta budur. Çünkü başka hayatları yağmalayıp üstüne ahkâm oluşturmak romancının işi olamaz. Siz zaten bilirsiniz, romanın amacının tarihi gerçekleri açıklamak, bir bilimsel gerçeği tartışmak olmadığını yıllardır söylüyorum: Ne yapacaktım ki ben bu tarihi kişilikleri? Etkisine tutulup girdiğim şey neydi? Ben bu olaylar arasından, günümüz insanına söyleyebileceğim neyi bulup çıkaracaktım? Romanın yapması gereken şeyi yapabilecek miydim? Yani güncel tartışmanın ihtiyaç duyduğu bilgiyi değil de, zamanla eskimeyen insani hakikatleri getirip orta yere koyabilecek miydim?

Bunun için zaman kavramıyla çalkalanıp duran zihnimi, kehanet ve gelecek düşüncesine doğru serbest bıraktım. Hatta hiçbir insanın başına gelmeyecek bir şeyi Stefanos'un başına getirdim: Gelecek zamanın bir parçasını olduğu gibi görecekti. Andronikos ise geçmişin bir parçasını. İktidar kavramı dışında tuttuğum Stefanos, işine hiç yaramayan iktidar bilgisiyle donanırken, iktidar için ölümüne savaşan Andronikos hiç işine yaramayacak bir geçmiş bilgisiyle donandı. Böylece tarihi zemin üzerinde zamanın değişik etkileriyle boğuşan gerçek insanlara ulaştım.

- Romanın izlekleri, kavramları, üzerine eğildiği insanlık halleri, olayların akışıyla çakışarak öylesine iç içe geçmiş bir sarmal oluşturuyor ki, birini diğerlerinden kopararak, ayrıştırarak soru sormanın aykırılığını peşinen kabullenmek gerekiyor. En başta da 'zaman' kavramı ve ondan bağımsız düşünülmesi olanaksız olan' kader', 'rastlantı', 'unutuş',' hatırlama' vb' Zaman, ilk romanından bu yana, bütün yazdıklarında temel sorunsal olarak dikilir durur karşımıza. Ancak, Rüya Körü'nde 'zaman'la ilişkinin, zamanla didişmenin farklı bir boyuta ulaştığını görmemek mümkün değil. Hayatın ve felsefe tarihinin içinden geçip geldiğin bu noktada iyice öznelleşmiş bir zaman algısıyla karşı karşıyayız ya da bu algının roman sanatı içinde vücut buluşuyla'

 

YENİ AFORİZMALAR

- Rüya Körü'nde benim zamana ait yeni aforizmalarım var. Bu romanda zaman, benim. Yazmanın giderek benim için bir ruhsal dönüşüm ritüeli haline geldiğini düşünmüyor değilim.

- On bölümden oluşan romanın sekiz bölümünün başlığında rüyayla tanımlanan başka kavramlar yer alıyor: 'Rüya Korkusu', 'Rüya Kardeşliği', 'Rüya Körlüğü' vb' Birbiriyle her açıdan taban tabana zıt iki karakterin, gelecek rüyaları gören tarih yazıcısı Stefanos'la geçmiş rüyaları gören asker siyasetçi Andronikos'un birbirini tamamlayan rüyaları, bir yandan romanın lineer zamanını dokurken bir yandan da -özellikle Stefanos'unkiler- iç içe geçen karmaşık zaman algısının ilmeklerini atıyor. 'Uyku ve Ölüm' başlıklı son bölümde zamanların iç içeliği hem tepe noktasına ulaşıyor, hem de birden yalınlaşıyor. Geleceği anlatarak ilerleyen romanın sonu, bilincin bir anının sonsuza uzandığı ebedi bir şimdiki zaman fotoğrafı sanki.

- 'Rüya Körü'nü çalışırken teknikle ilgili olarak hiç yapılmadığını düşündüğüm şeylerden birini yapmaya karar verdim: Genellikle roman veya öykü anlatıcısı, geçmiş zamandan geleceğe doğru akan olayları sıraya koyar, zihnimizi düzçizgisel bir anlam bütünü içinde hizalar. Bu hareket, geçmişten günümüze doğru akan olayların 'şimdi' ekseninde toparlanması yoluyla olur. Ben, ilk kez geleceği de söyleyen, bunu şimdiyi anlamada bir teknik düzey olarak cisimlendiren bir roman yazmaya karar verdim. 'Rüya Körü', geçmişin ve geleceğin sürekli açıklandığı bir şimdiki zaman romanıdır. Oysa biz daha çok geçmişi ve şimdiyi açıklayan anlatım biçimlerine alışkınızdır.

-Yazmak, gündelik hayattakinden farklı bir bilinçle rüya görmek midir senin için?

- Yazmanın rüya görmek olduğunu söylediğimizde, akılla kurulan bir alanın çağrışımsal olduğuna dair önemli bir iddia ortaya atmış oluruz. Fakat sorunuzdaki, 'farklı bir bilinçle rüya görmek' vurgusu önemli; elbette yazmanın kendisi de sonuçta yazarın rüyasıdır. Bu haliyle de çok katmanlı yazı bileşkesinin bir ayağı da sözünü ettiğiniz bu rüya halidir. Yine bir şey daha var: Zaman geçtikçe yalnızca roman için değil, hayatımız için bile 'zaman geçti gitti, her şey bir rüya sanki' demez miyiz?

-Stefanos, ne zaman bir rüyasını hatırlayacak olsa ışık değişiyor, renkler koyuluyor, sesler keskinleşiyor. Bu tekrarlar, romanın akışı içinde rüyaların kolayca ayırt edilmesini sağlayan teknik bir işlevi yerine getiriyor; ama bence tekniğin ötesine uzanan anlamlar da içeriyor. Rüyanın ve hatırlamanın doğasının çeşitli biçimlerde, döne döne kurcalanması hangi nedenlerden kaynaklandı?

- Renk ve ses değişimine ilişkin olarak yaptığım vurguyu sezgiyle açıklayabilirim, bilgiyle değil. Öncelikle her an rüya üzerine bir bombanın patlayacağı bir romanda neyin rüya neyin gündelik yaşam olduğunu ayırt edecek teknik uyarılara ihtiyacınız olur. Fakat bundan ötesi, belleğimizin ve anımsamanın doğasının yalnızca zihinsel değil duyusal olduğunu çocukluğumdan beri kendi bedenimde deneyliyorum. Bu benim bedenimde olduğuna göre tüm insanlığın ortak deneyimidir. Çünkü her yazar gibi ben de insanlığı kendi bedeninde sınayan bir duygu, düşünce ve bilgi araştırmacısıyım.

- Son bölümün sonu, bir bakıma romanın üstkurmacası sayılabilir.

Daha geniş açıdan bakıldığında ise 'Rüya Körü', yazarın bütün kurmaca yapıtlarının üst kurmacası olarak da okunabilir ya da okurla hesaplaşması. Bu konuda ne söylemek istersin?

- Kendi edebiyatımın üstkurmacasını yaptığımı hiç aklıma getirmemiştim; fakat temalar düzeyinde düşünülürse size hak veriyorum. Yine de ben bu kavrama biraz mesafeli baktığımı belirtmeliyim.

- 'Rüya Körü', Bizans tarihindeki 34 yıllık bir zaman dilimini kapsıyor. Romanın zengin kadrosu içinde bazıları gerçekten yaşamış, bazıları doğrudan yazar tarafından yaratılmış pek çok kişi yer alıyor. Gerek bireysel yaşamlar planında gerek toplumsal planda gerçeğin yüzü bakış açılarına göre değişiyor. Tarihe bakışındaki, tarihi analiz edişindeki farklılık, üzerinde duralım biraz da. Bu farklılık, Bizans ordularının komutanı Türk asıllı Yannis Aksukos, Bizans sarayında konuk gördüğümüz Kılıçaslan, Konya'ya giden Stefanos ve siyasal ilişkiler bağlamındaki evlilikler dolayısıyla belirginlik kazanıyor. Ayasofya, bu açıdan da önemli bir yer tutuyor romanda.

 

BİZANS ELEŞTİRİSİ

- Bizans çağına bakan kuruluş romanları 'çürüme', 'kokuşmuşluk' ve 'yozlaşma' gibi ahlaki tezler üzerinden Bizans eleştirisi yapmıştır. Talih, insanları romancının yargılayıp mahkûm ettiği tarihi kişilerin romanını okumaktan ve öylesi romanları beğenen bir saflık düzeyinde bulunmaktan korusun. Benim romancı olarak insanlığa ait olan hiçbir toplumsal ve tarihsel düzeyi ve kişiyi yargılama yetkim yok. Bilgi düzeyinde yapabildiğim tartışmayı romanda yapamam. Romanda aslına sadık olmaya çalıştığım şeyleri bırakırım sadece, isteyen de tartışır.

Örneğin, Bizans İmparatorluğu kavramını hiç kullanmam, çünkü 17. yüzyıldan itibaren, yani Bizans yıkıldıktan çok sonra bu kavram, dönemi adlandırmada kullanıldı. Doğu Romalıların kendilerine Bizans dendiğinden haberi yoktu. Aynı şekilde hiçbir zaman tarihte 'Anadolu Selçuklu Devleti' adıyla bir devlet var olmamıştı; bu devletin adı 'Konya Rum Sultanlığı'ydı. Ben romanda bunu kullanıp geçtim, açıklamaya hiç başvurmadım. 'Anadolu Selçuklu Devleti', ulusal devletin tarihi yazılırken, tarihçiler tarafından konulmuş bir addır. Konya Rum Sultanı'nın, Anadolu Selçuklu Devleti diye bir devletin başı olduğunu bildiği söylenemezdi. Bir de Ayasofya'yı hayal ettim: Minareleri yoktu o zamanlar; tavanında kocaman bir pantokrator (Evrenin hâkimi, İsa) betimi vardı. Bunu Kapadokya kiliselerinden çıkarımlar yaparak söylüyorum ve elbette büyük olasılıkla şimdi o tavanda alt katmanda duruyor. Geleceği hayal ettim, belki bir gün insanlık hem şimdiki hem önceki tavanın sırayla izlenebileceği simülatif gösteriler yapacaktır dedim, müzede'

 

FARKLI BİR DİL

-'Rüya Körü'nde önceki tarihi romanlarından, özellikle de Kalenderiye'dekinden farklı bir dil tutumu içinde olduğun görülüyor. Neden?

- Çünkü burada heterodoksi yok, ortodoksi var. Dervişle keşişi yakın mağaralarda göremiyoruz. Hıristiyan ve Müslüman köylerinden geçmiyoruz. Mümkün elbette buna bakmak, nitekim çok küçük ölçekte de olsa farklı dile biraz yaklaştım ve hemen uzaklaştım. 'Kalenderiye'nin baktığı dünyaya baksam, o dil beni kovalardı.

- Biraz önce verdiğin bir cevaba takılı kaldı aklım. 'Bu romanda zaman, benim' dedin. Buradan yola çıkarak zaman-bilinç-bellek -yazma bağıntıları ve yazmanın yazarı, yazarın yazıyı dönüştürmesi üzerine başlıbaşına çalışmalar yapılsa diye düşündüm. Bir de 'Rüya Körü'nde zamana ait yeni aforizmaların olduğunu söyledin. Romanı okurken onlardan bazılarının altını üçer kez çizmiştim. Stefanos'un yazdıklarından bir alıntıyla noktalayalım bu söyleşiyi:

İnsan daima unutur. Çünkü süreğen olarak geçmişte veya gelecekte duramaz. Yapabildiği tek tanrısal eylem hatırlamaktır.

Zamanın dayanılmaz üstün gücü, çığlıkları taşıyıp götürür uzaklara; doğmuş her şey karanlıklara dalar. Değerini ve gücünü kutsadığımız, kahraman saydığımız yahut saymadığımız ne varsa kaybolur. Yalnızca apaçık ortada olanlar görünmez ve gizlidir. Hatırlayışın ışığına tutulana kadar.

Rüya Körü/ Gürsel Korat/ İletişim Yayınları/270 s.

82
0
0
Yorum Yaz