08 12 2010

Okuduğum Kitaplar / METİN CELÂL

Okuduğum Kitaplar

Mıvvel

Geçen yıl yaklaşık 500 yeni roman yayınlanmış ve bunların 200'e yakını da ilk roman. Böyle yoğun bir arzın içinde yeni romanların, yeni romancıların tanınması neredeyse olanaksız. Roman eleştirmenleri bile ancak kayıdını tutabilir. Hepsini okumak mümkün görünmüyor. Hepsi bir yana bu kalabalık içinde önemlilerini es geçmek de yüksek bir olasılık.

METİN CELÂL, CK; 2 Aralık 2010

Bu yoğunluk içinde Everest Yayınları'nın 'İlk Roman Ödülü'nü nasıl konumlandırmak gerek? Edebiyat yayıncılığının en önemli isimlerinden Everest'e bu kadar çok ilk roman ve yeni romancı yetmiyor da daha fazlasını mı arıyorlar? Yoksa, değerli bir ödül, önemli bir jüri ile bu ilk romanlardan en azından birine dikkati çekmek, o romanın yazarına attığı ilk adımda bir kolaylık mı sağlamak istiyorlar? Sanırım ikincisi.

Everest Yayınları 'İlk Roman Ödülü'nü 2006'dan beri veriyor. 'Daha önce hiçbir türde kitabı yayımlanmamış yazarların ilk romanlarıyla katılabilecekleri' şartı var ödül şartnamesinde. Yani kitapları yayınlanmış bir şairin ya da öykücünün ilk romanıyla aday olmasını istemiyorlar. Kişiye özel yazılmış ihale şartnamesi olmadığına göre mutlaka geçerli bir gerekçesi vardır ama ilk bakışta bana pek anlamlı ve akılcı gelmedi. Zira, roman belli bir yazma olgunluğu ister. Yazma olgunluğu da diğer türlerde ürün verilerek kazanılır. Günümüzde ürünlerin ne kadar kolay kitaplaştırıldığı düşünülürse 'daha önce hiçbir türde kitabı yayımlanmamış' romancıların sayısının beklenenden daha az olacağı düşünülür. Bu sene 150'den fazla ilk roman aday olmuş. Demek bu şart kaldırılsa çok daha fazla başvuru olacak. Müge İplikçi, Semih Gümüş, Erendiz Atasü, İnci Aral ve Cemil Kavukçu'dan oluşan seçici kurul, Bedi Gümüşlü'nün Mıvvel adlı romanını 2010 İlk Roman Ödülü'ne değer bulmuşlar. Bedi Gümüşlü, 1964 Antakya doğumlu. Edebiyata hikâye yazarak başlamış. 2007 Gila Kohen Öykü Yarışması'nda birincilik ve 2010 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması'nda mansiyon kazanmış.

'Karşıda, birkaç metre ileride, yüzü atkıyla kapalı, uzun boylu, siyah paltolu bir adam vardı. Sibel, bir yanındaki adama, bir karşıdaki karaltıya korkulu gözlerle bakarken tabanca birkaç kez daha namlusundan alev fışkırtarak patladı. Karşıdaki adam bir şeyler bağırdı. Sibel 'hain' kelimesi dışında bir şey anlamadı, telaşla Nebil'e döndü, yere düşmüştü.'

İki sayfalık girişi geçersek Mıvvel, bir sanat atölyesinde resim öğretmenliği yapan, 40 yaşlarındaki Nebil'in kimliği belirsiz bir kişi tarafından Ankara'da öldürülmesiyle başlıyor. Nebil, cinayete kurban giderken yanında kurstan öğrencisi Sibel var. Nebil can verirken, polisiyelerde artık kalıplaşmış bir hareketi yapıyor ve Sibel'e bir anahtar uzatarak, 'Adres defterini al... Onlardan önce... Ondaki bir numarayı ara... Arka sayfadaki iri rakamlarla yazılı... Onu...' diyor. Anahtarın nerenin olduğunu söyleyemeden de son nefesini veriyor.

 

ROMANIN KAHRAMANLARI

Sibel, ince, uzun boylu, kumral saçlı, beyaz tenli antik çağ heykellerini andıran güzellikte, 21 yaşında bir genç kız. Üniversitede okuyor. Biz, romanın başındaki teaser'a kapılmış Sibel anahtarın nereye ait olduğunu anlayıp, katillerden önce adres defterini bulup ilgili kişiye gerekli haberi verebilecek mi diye merak ederken yazar, ertesi gün çıkan gazete haberinde Nebil'in öldüğünü ve üzerinden sahte kimlik çıktığını iletip bir teaserla daha merakımızı iyice arttırdıktan sonra sakin bir şekilde bizi Sibel'in ve Nebil'in arkadaşlarıyla tanıştırıyor. Nebil'in çalıştığı dershanenin sahipleri Suat ve Yusuf, Sibel'in ev arkadaşı da olan Suat'ın sevgilisi Leyla, Yusuf'a karşılıksız aşk besleyen kurs öğrencilerinden Neval, Sibel'e karşılıksız aşk besleyen Antakyalı Asif, Asif'in hepsi Antakyalı ve de üniversiteli ev arkadaşları...

Sibel ilk şoku atlattıktan sonra, ertesi gün Nebil'in sahte kimlik taşımasına yani büyük bir olasılıkla bir kaçak olduğuna aldırmadan, polisiyelerde âdet olduğu üzere hava karardıktan sonra ve yalnız başına anahtarın oranın olduğu düşüncesiyle Nebil'in evine gidiyor. Bir süre aradıktan sonra adres defterini kendi bitmemiş resminin önünde boyalıkta buluyor. Tam defteri alıp gidecek ki kapı çalıyor. O daha ne yapacağına karar veremeden kapı omuzlanıyor. Macera filmlerine uygun şekilde birtakım akrobatik hareketler yapıp yan dairenin balkonuna geçiyor. Eli silahlı siyah montlu bir genç onu saklandığı yerde buluyor, ateş ediyor neyse ki öldüremiyor. Kurşun sıyırıyor. Sibel de avantür filmlere yakışan atraksiyonlar yaparak olay yerinden uzaklaşıyor.

70'li yılların Türk filmlerinde olsa pek aldırmayız ama yazılı halde okuyunca burada bir mantık zorlaması var gibi geliyor. Gelen kişi Nebil'i öldürense ve tek tanığı öldürerek susturmak isityorsa neden eve girmesini bekliyor? Onu da Nebil gibi sokak ortasında kurşunlardı. Katil Nebil'in evinde bir şeyler aramaya gelmişse, Sibel'le tesadüf etmelerinin olasılığı binde kaçtır? Hem, hangi aklı evvel katil öldürdüğü birinin evine gidip bir şeyler arar ve tabii kapıyı çalar. Cinayetten hemen sonra olay yerine geldiklerini romandan bildiğimiz polisler normalde çoktan Nebil'in ev adresini bulmuş, evi en küçük deliğine kadar aramış, adres defterini bulmuş, defterde adı yazılı herkese ulaşmış ve eve karakol kurup, gelecek olanları gözaltına almak üzere beklemeye başlamış olur. Böylelikle Sibel de, katil de polis tarafından yakalanır ve de olayın polisiye kısmı fazla uzatmaya gerek kalmadan aydınlanmış olurdu. Ama Türk polisinin bu romanın akışını bozmaya hakkı olmadığı için evi bulmak bir yana Nebil'in onca yıllık kaçaklığında ne yaptığını da araştırmıyor. Sanat atölyesine gelip çalışanları ve tabii uzun boyu ve halen giymekte olduğu kırmızı montu ile eşkali tespit edilmiş olan Sibel'i sorgulamıyorlar. Polisler, Nebil'in ağabeyini arıyor. Cenazeyi almaya geldiğinde ağabey Müeyyet'i sorguladıktan sonra eve gidiyorlar. Bu arada Nebil'in evinin kapısının omuzlandığı, kurşunlar sıkıldığı haberi polise ulaşmamış.

 

SOL HAREKETE BAKIŞ

Romanın esas anlatmak istediği 2000'li yıllarda süren sol harekete kısa bir bakış atıp 70'li yılların devrimci gençliğine uzanmak ve açılan yelpaze içinde Ankara ve Antakya'nın kentsel ve kırsal panoramalarında insan ilişkilerinin temelini oluşturan iyilik, kötülük, dostluk, düşmanlık, aşk, ahde vefa gibi temel kavramları sorgulamak. Bedi Gümüşlü Mıvvel'i bize aksak gelen bu polisiye yapı içinde kurmasaydı yine de romanını okuturdu diye düşünüyorum.

2000'li yılların üniversiteli ve de devrimci gençliğinin pek kısa geçilse de böylesine somut olarak bir romanda belki de ilk kez anlatıldığını göz önüne alırsak zaten bir merak unsuru var. Zira, Bedi Gümüşlü polisiye akışın arasına yerleştirdiği Sibel ve Nebil'in çevresindeki gençlerin aşklar ekseninde gelişen ilişkileri, bunların dünya görüşlerine yansımaları merakı diri tutuyor. Öyle ki zaman zaman bu olayların da bizi romanın ana akışından kopardığını, gereksiz uzadığını düşünebiliyoruz. Aldatmalar, karşılıksız aşklar, intihar girişimi, tehdit telefonları, ruh sağlığı bozuk adamlar... Belki de tüm bunlar ayrı bir romanın konusu olmalıydı. Çünkü Nebi'nin Antakya'ya gitmemizi gerektiren hikâyesi zengin ve yeterince işlenmemiş birçok ayrıntıyı barındırıyor. Nebi'nin, Necmi'nin, Çiğdem'in hayatları, ilişkileri daha ayrıntılı anlatılabilirdi.

Romanın polisiye yanını geçersek, Sibel bulduğu adres defterindeki telefon numarasından Çiğdem'e ulaşıyor. Çiğdem, Nebil'in 70'li yıllarda kader birliği ettiği, karşılıksız âşık olduğu ve de Sibel'e çok benzeyen biri. Aradan geçen yıllarda Nebil'le bağlantısı kopmamış. Nebil'in 'hain' denilerek öldürülmesinin nedenini de, bu cinayeti kimin işlemiş olabileceğini de biliyor.

Çözümün yeri Antakya'dır. Çiğdem ve ona yol gösteren Asıf'tan ve de pek gerekli olmasa da arkalarından yola düşen Sibel'den önce Nebil'in cenazesi ile birlikte Antakya'ya gidiyoruz. Kültürlerin, dinlerin buluşma noktası Antakya tahmin edilebileceği gibi Ankara'dan çok farklı. Çökmüş feodal bir ailenin son fertleri olan Nebil'in kardeşleri ve çevrede yaşayanlar arasındaki ilişki de farklı. Çiğdem'in katili bulması da, Nebil'e haksız yere hain denmesinin nedenini öğrenmesi de pek güç olmuyor. Taraflar yüzleşince, kolayca öldürme emirleri de kaldırılıyor. Nebil'in suç ortağı kabul edilen Çiğdem canını kurtarıyor.

Mıvvel >Arapça'da hüzünlü uzun hava anlamına gelirmiş. Hüzünsüz uzun hava olur mu? Mıvvel >bu haliyle uzun havadan çok polisiye kurgulu siyasi bir roman olmak arzusunda.

Erendiz Atasü'den 'Hayatın En Mutlu An'ı'

Erendiz Atasü'nün yazma edimi

Erendiz Atasü, yazınsal alanda oldukça üretken bir yazar. Edebiyatın (öykü, roman, deneme) birçok türünde yapıtlar sundu. Onu diğerlerinden ayıran en belirgin özellik, kadın duyarlılığıyla, kurgu ve toplumcu gerçekliği iç içe geçirerek yazması. Hayatın En Mutlu An'ı'nda da aynı kadın duyarlılığına tanık oluyoruz ama bu yapıtta bir yazarın ustalık dönemine uygun düşen cesur eleştirilerin de yer aldığını görüyoruz.

Tülay AKKOYUN (*)

'Klasik ideallerin çöküşü bütün insanları potansiyel sanatçılar, dolayısıyla kötü sanatçılar haline getirdi. Sanatın sağlam bir yapı, titizlikle uyulması gereken kurallar gibi kıstasları varken, pek az insan sanatçı olmaya cesaret edebilirdi, edenlerin çoğu da gerçekten iyiydi. Ama sanat bir yaratım değil de, duyguların ifadesi olarak görülmeye başlandı başlanalı, sanatçı olmanın yolu herkese açılmış oldu, çünkü herkesin duyguları vardır.'

Huzursuzluğun Kitabı, Fernando PESSOA

Hayatın En Mutlu An'ı'ndaki ilk öykü 'Hanımefendi ile Kocakarı'da, hanımefendilikten kocakarılığa varan değişim, dönüşüm, acizleşme, aşağılanma irdeleniyor. Görkemli bir yaşamdan sonra yaşlılıkla gelen yalnızlık ve acizliğin hüznü söz konusu olan. Bu öyküde insanın doğası ile eşyanın doğası arasındaki koşutluk oldukça iyi işlenmiş. Hanımefendinin yaşlanıp kocakarılığa indirgenmesi, bakıcı kadın Hasene'nin de hanımefendinin ölümünden sonra evi terk etmeyip bakıma muhtaç evle birlikte tükenişe geçmesi dikkat çekici. Bu öyküdeki üçüncü kadın yazar-anlatıcı da bu tükenişe kadın duyarlılığıyla katlanamaz ve üç yıldan sonra bir daha anne, babasından kalma yazlığa gitmemeye karar verir.

 

KAPİTALİZM DURAĞINDAKİ DURUM

'Üniformalı Adam'da, darbe dönemi işkence görmüş bir kadın, cezaevinden tahliye edildiği gün, bir başka siyasi mahkûmun yakını olan askerle tanışır ve âşık olur. Askerler tarafından işkence gören bir kadının gün gelip bir askere âşık olması öyküdeki karşıtlığı oluşturur. Bu karşıtlıkla ikiye bölünen benlik; kadının gençliği ve yaşlılığı da çelişkiler yaşar ve hesaplaşmalar başlar. Gençliğin saflığı, masumiyeti, heyecanı ve cesareti, yaşlılığın deneyimleriyle yeniden yorumlanır.

'Fikir Ayrılığı'nda, Nezir, Bediz ve Merih üç yazar arkadaştır. Nezir: Öç alıcı, zeki, acı çekmeye tutkun. Bediz: Rüzgârın yönüne göre hırçınlığı artan biri, durup düşünse, çevresine baksa, rüzgârın neden yön değiştirdiğini kavrayabilir. Ama bakmıyor. Başkalarını suçluyor.

Merih: Yaşlılığın arifesinde. Bu öyküde yer alan üç yazar arasında gelişen olaylarla, edebiyatçıların toplumsal sorunlara giderek duyarsızlaşması irdeleniyor: 'Edebiyat dünyasındakiler yalnızca ekranlarla ilgiliydiler; ne lav dolu mağaramsı derinlikler, ne yer üstünde gitgide yayılan, ıstırapla kanayan çaresizlikler' Hiçbiri ilgilerini çekmiyordu' (s. 45).

Aslında bu durum kapitalizmin dünyayı getirdiği noktadır. Ernst Fischer Sanatın Gerekliliği'nde bu durumu şöyle açıklar: 'Kapitalist düzen sanatı afyon olarak çoğaltmanın kazanç olanaklarını hemen sezdi (...) Kapitalist düzende sanat artık pazarlanan ürün haline gelmiştir. Bu düzene karşı çıkan insanların hırpalanmaması olası değildir.' Atasü 'Fikir Ayrılığı' öyküsünde bunu şöyle dile getirir: 'Yalnızlaştıkça, kendiyle daha sık ve daha açık yüzleşir olmuştu. Bu bir bakıma insanı tanımaktı. Onun kuşağı hırpalanmış bir kuşaktı; erken ölümlerle bir bir yitip gitmişlerdi. Kendini bomboş hissediyordu; onca duyguya ne olmuştu! Yaşlanmak böyle bir uzaklık mı koyuyordu kişiyle yaşanmışlık arasına. Yoksa bu boşluğu yaratan yazmak mıydı?' (s. 35).

Aydın bir insan olarak, bu düzende yalnızlaşan bireyi anlatıyor. Hele bu bir de yazan bir bireyse, 'insanın kendine yabancılaşmasının bilinciyle' daha bir yalnızlaşıyor insan. Bu düzende ayakta kalmanın olabilirliğini şöyle açıklıyor: 'Uzun sözün kısası, kendini yenilemesini bilen ayakta kalır, yayın piyasasında da bu böyledir, hayatın diğer alanlarında da. Sanatçı yalnız insandır, kimseye borcu yoktur, kendinden başka' (s. 39).

Marguerite Duras ise 'Yazmak' adlı yapıtında bu yalnızlığı şöyle tanımlar: 'Kitap yazan birinin, çevresindeki öteki insanlarla arasına her zaman bir mesafe koyması gerekir. Yalnızlıktır bu. Yazarın, yazılı şeyin yalnızlığıdır' (s. 16).

Atasü'nün bu öyküsünde yer alan, günümüz yayıncılarına, editörlerine dair eleştiri de dikkate değerdir. 'Onur konuklarının gediklisi, son yirmi yılda hiçbir kitabı başından sonuna okumadığı rivayet edilen bir edebiyatçı' sözleriyle, içinde bulunduğu yazın dünyasına iğneyi değil çuvaldızı batırır, iğneyi de okura tabii! Bu öyküde, çok büyük kayıplar verilen 1999 depreminde, devletin ve aydınların duyarsızlığının vurgulanması, yazarın yaşadığı topluma sorumluluğunun bilincinde olduğunun göstergesidir.

 

SONBAHARA ERTELENMİŞ AŞK

Kapitalist düzendeki koşulların ağırlığından bireylerin birbirine tahammülleri gittikçe azalır. Birey, ağır toplumsal koşullar nedeniyle yaşamı paylaşmaktan kaçınır, tüketim toplumunun kışkırtıcılığıyla doyumsuzlaşır ve giderek yalnızlaşır. Ülke koşullarını bu öyküde şöyle açıklar Atasü: 'Yıpratıcı bir ülkede yaşıyorlardı, küçücük aksaklıkların büyük vurgunları gizlediği, cinayetlerin faillerinin yakalanmadığı, her şeyin rastlantılara bağlı olduğu' Hırpalayıcı bir ülkede' (s. 58).

Hırpalanmış bir ülkenin, hırpalanmış bireylerinin sağlıklı bir toplum oluşturmaları ne derece mümkündür? Bu öykü Marquez'in Kolera Günlerinde Aşk romanına öykünme olarak algılanabilir. Öykü kahramanları, Marquez'in söz konusu romanında olduğu gibi, iki eski sevgili yaşlılıklarında bir araya gelir. Atasü bunu şöyle değerlendirir: 'Yazar ne demek istemişti? Aşkın kolera gibi berbat bir hastalık olduğunu mu? Yoksa narin bir sera bitkisi gibi ancak çok özel koşullarda yaşayabilecek kırılgan bir ilişki olduğunu mu? İki ihtiyar, dünyanın müdahalelerinden kaçınabilmek için bir tekneye sığınıyorlar, güverteye bulaşıcı hastalıklara özgü karantina bayrağı çekerek iki kişilik dünyalarını kuruyorlardı. Ne zamana kadar? Sonrası romanda yoktu. Sakın, insanların dünyasına dönmeyi reddeden ihtiyar âşıklar birlikte. Bir veda şarkısı mıydı bu belirsiz son? Mutlu bir ağıt?' (s. 60).

'Bağışıklık Yetmezliğinde Ayrılık'ta da, yıllar sonra yeniden birlikte olan iki sevgili şefkati, yalnızlığı paylaşmayı keşfeder ama rastlantı ki bu öyküdeki sevgililerden biri diğerinden HIV virüsü kapar ve yine yarım kalır sonbahara ertelenmiş aşk. Öykünün sonuna yaklaşırken yer alan bir tümce bu etkiyi daha da arttırır.

'Ömrünün sonunda, sonbaharın yazı andıran günlerinde, sessiz bir denizin kıyısında, hiçliği örten o cennette bir süre konuk olduğuna, her şeye karşın mutlu muydu?' (s. 75).

Kitapla aynı adı taşıyan Hayatın En Mutlu An'ı 1940- 1951, 1972-1975, 1991-1994, 2002- 2007- 2009 yılları arasında geri dönüşlerle ülke panoramasını çizer. 'Cumhuriyet'in zamanla kimsesizin kimsesi olmaktan vazgeçmesi'yle, söz konusu tarihlerde ülkede yaşanan siyasi çalkantılar, toplumsal çözülmeler, bozulmalar dile getirilir. İtiraf etmek gerekir ki, bir ülkenin yetmiş yıllık dönemini, bir öyküde böylesine net, duyarlı, yalın yansıtmak ancak usta bir yazarın harcıdır.

'Bildiği, tanıdığı ülkesi sonuncu vefasız sevgili gibi kayıp gidiyordu ellerinden; can mı çekişiyordu, deri ve doku mu değiştiriyordu?' (s. 101). Bu tümce, bugün yazılı ve görsel basında sürekli yapılan tartışmaların çok yalın bir özeti değil midir?

Diğer yapıtlarında olduğu gibi, bu kitabında da Erendiz Atasü'nün kadın duyarlılığını her öyküde hissedebiliyoruz. Fakat özellikle, incelemeye çalıştığımız bu kitapta yer alan beş öyküde değinilen konulara birçok yazın insanının dile getirmeye çekindiğini göz önünde bulundurursak, burada fark etmemiz gereken özelliğin kadın duyarlılığından çok yazarın kalemini kullanma cesareti olması gerekir. Bu noktada, Marguerite Duras'ın Yazmak isimli yapıtından bir alıntıyla bu düşünceyi daha da kuvvetlendirebiliriz: 'Aşırı ve yapma utangaçlıkla yazan ölü kuşaklar hâlâ var. Hatta gençler bile: sevimli, hiçbir uzantısı olmayan, gecesi olmayan kitaplar. Suskunluğu olmayan. Başka bir deyişle: gerçek yazarı olmayan kitaplar. Günlük kitaplar, vakit geçirten, yolculukta okunan kitaplar. Kafanızın içine kene gibi yapışan ve tüm bir yaşamın kara yasını anlatan, her düşüncenin en can alıcı noktasını yakalayan kitaplar değil' (s. 32).

Duras'ın 1963'te yazdığı kitaptaki bu düşünceler, ülkemizde etkisini geç gösteren postmodern edebiyatı tanımlar. Oysa ülkemiz söz konusu ise, içimizi acıtan bunca olaylar yaşanırken, aydın bilinci taşıyan yazarların Duras'ın sözünü ettiği türde ürünler ortaya koyması yaşadığı çağa, insanlara haksızlık olmuyor mu? Yazarı rahatsız eden olayları okurun gözüne sokar gibi yazmaktan da söz etmiyoruz tabii. Atasü'nün kaleminin ustalığı da burada netleşiyor işte. O, yapıtlarında ideolojileri estetize ederek yazan usta kalemlerden biri olarak farklılığını kanıtlıyor.

Bir yazarın yaşadığı dönemi değil de sürekli geçmişi yazmaya çalışması, yaşadığı çağdan memnun olmadığının göstergesi, hatta yaşadığı çağdan kaçarak geçmişe sığınması değil mi? Oysa yazarın, yaşadığı dönemi, kendisini rahatsız eden olayları ve durumları yazıya dökmesi gerekmez mi? Hele ki sorunların böylesine yoğun yaşandığı, bu coğrafyaya ait bir yazarın, suya sabuna dokunmadan yazmak, duyarsız davranmak gibi bir lüksü olabilir mi? Yazarın rahatsız olduğu, içini acıtan şeyleri kaleme alması tabii ki zor ve cesaret gerektiren bir eylem, fakat yazmak da cesaret işi değil midir zaten? Hatta kimi zaman deli cesareti denilen türden!

(*) Muğla Üniversitesi Öğretim Üyesi

Hayatın En Mutlu An'ı/ Erendiz Atasü/ Everest Yayınları/ 140 s.

Kaynakça:

Yazmak, DURAS. Marguerite, Can Yayınları, Çev: Aykut Derman, 2. basım 1999, İstanbul

Sanatın Gerekliliği, FİSCHER. Ernst, Çev: Cevat Çapan, Payel Yayınları, Aralık 2005, İstanbul.

Sanat ve Sorumluluk, BAHTİN. Mihail, Ayrıntı Yayınları, 1. basım 2005, İstanbul

Huzursuzluğun Kitabı, PESSOA. Fernando, Can Yayınları 1. basım 2006, İstanbul

 

75
0
0
Yorum Yaz