Balbay ne yazdı?
11/7/2008 · Kategori: Elestiri
Temmuz 05, 2008 - CUMHURİYET, MUSTAFA BALBAYGüven ve Balbay serbest bırakıldı, Gürbüz tutuklandı - 18:40
Emekli Tümamiral İlker Güven ve Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay adliyedeki ifadeleri tamamlandıktan sonra serbest bırakıldılar. Osman Gürbüz ise tutuklandı.
Mustafa BALBAY - Kendimi Arıyorum… Ulaşamıyorum!
Temmuz 07, 2008 - CUMHURİYET, MUSTAFA BALBAY
Cep telefonumu veriyorum:
0533-3188486…Yasal izin alınarak dinlenen bu telefonum halen İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele (TEM) şubesinde gözaltında…
Serbest bırakılma kararından sonra 5 gündür tanış olduğumuz polislere sordum:
- Cep telefonumu alabilir miyim?
“Hayır” dediler, “cep telefonunuzun incelemesi henüz bitmedi”…
Ne zaman biter diye sordum: “Biz sizi ararız” yanıtını verdiler.
Dün öğleden sonra cep telefonumdan kendimi aradım. Benimle muhatap olmuyor. Şu kayıt çıkıyor:
“Sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakınız. Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Mesajınız kendi tarifeniz üzerinden ücretlendirilerek kaydedilecektir.”
Haydi dedim kendime bir mesaj geçeyim:
“Balbay’cığım geçmiş olsun. Bizi biraz üzdün ama olsun… Bu da geçer. Gözaltındayken aleyhinde çıkan haber ve yorumlara ya da sessiz kalanlara aldırma. Az da olsa lehine çıkan yazılar her şeyi özetliyor! Sakın kafanı sürekli bu olayla meşgul edip kafayı yeme. Sen bize lazımsın!”
Olmadı, kendime ulaşamadım… Mesaj kutusu dolmuş, “Daha sonra tekrar arayın” diyor!
Kendimi aramaya devam edeceğim…
Gözaltı süresince bana iyi davranan TEM polislerinin cep telefonuma da aynı özeni göstereceklerine inanıyorum.
***
İstanbul Adliyesi’nde gerek Cumhuriyet Savcısı’na gerekse nöbetçi mahkeme başkanına ifademi verdikten sonra, dışarıda bu ifadelerle ilgili ayrıntılı yorum yapmamamın daha sağlıklı olacağı yönünde değerlendirme aldım.
Haklı olduklarını düşündüğüm için “Tabii ki” dedim…
Soruşturmanın gizliliği esası bunu gerektiriyor. Adliyeden çıktık, gazeteye geldik. Sarılıp hasret gidermelerden sonra kısa da olsa, günlük yazımı ihmal etmedim. Taşraya yetişmedi ama, dün şehir kalıplarında günlük yazım yayımlandı. Arkadaşlarla vedalaşıp Ankara’ya dönmeye hazırlanırken, birkaç gazete yöneticisinin şu mesajı ilettiğini öğrendim:
“Balbay’a söyleyin, savcılıkta ve mahkemede verdiği ifade elimizde… Bu bir gazetecilik olayıdır. Haber haline getireceğiz.”
Ne diyebilirim ki? Ben daha Ankara’ya dönmeden ifademiz gazete merkezlerine ulaşmış!
Bolu dolaylarında da sevgili dostum Fikret Bila, Ankara’ya birlikte geldiğimiz arkadaşların cep telefonundan bana ulaştı, dedi ki:
“Balbay’cığım geçmiş olsun. Çok sevindim. Bizim İstanbul’a senin ifaden ulaşmış. Başlığa çıkaracakları bölümü söylüyorum…”
Savcılık ve nöbetçi mahkeme makamına verdiğim söz havada kaldı. Bana yöneltilen soruları ve verdiğim yanıtları anlatmazsam, medyada yer alan şeklini tümüyle kabul etmiş olacağım. O yüzden ben de olabildiğince ayrıntılı bilgi verme gereği duydum.
Elimde bazı gizli belgelerin olması sorgulama konusu yapılmıştı. Bana bunu yapan makamın gizli sorgusu birkaç saat sonra gazete bürolarına ulaşıyor!
Ne yaman çelişki…
***
Meslekte sevmediğim durumlardan biri şudur:
Gazetecinin kendisinin haber konusu olması!
Hiç onaylamadığım bu durum, seçeneği olmayan bir zorunluluk nedeniyle benim başıma geldi.
İnsan bazen sadece yazdıklarıyla, ulaştığı bilgilerle değil, yaşadıklarıyla da haber üretebiliyor. 5 günlük yakalama, sorgu, mahkeme huzuruna çıkma sürecinde yaşadıklarım Türkiye’nin nasıl bir iklimde olduğunu da ortaya koydu. AKP ve medyasının oluşturmak istediği havayı, toplumun ve dış basının yutmadığı anlaşılıyor.
Oluşturulmak istenen korku imparatorluğu kâğıttan bir kule gibi çökecek!
Mustafa Balbay - Yargılanmayı Beklerken…
Temmuz 08, 2008 - MUSTAFA BALBAY
Bu köşede en çok dile getirilen sözlerin başında şu gelir:
Halktan büyük güç yoktur!
Yürekten inandığım bu söz aynı zamanda gazetecilik yapma gücüme güç katan bir enerjidir. Kendimizi halka, bu topluma ne kadar anlatabilirsek, o kadar varız. Bu gerçeği de dikkate alarak insanlarla olabildiğince sık yüz yüze gelmeye çalışıyorum. Bunca işimin arasında ayda 3-4 konferansa 3 nedenle katılıyorum:
1- Seviyorum.
2- Öğreniyorum.
3- Görev sayıyorum…
Gazeteci, dirseğini biraz geriye attığında topluma değmezse, mesleğini “kopuk” yapıyor demektir…
Bu anlamda medyada bir sürü elit kopuk var…
Gazetecinin yukarıda aktardıklarım bağlamında toplumla kaynaşabilmesinin en sağlıklı ortamı, kuralları işleyen, hukuk temeline dayalı bir demokrasidir.
Bu ilkelerle ve inançlarla mesleğini yapmaya çalışan ben, yargılanmayı bekliyorum…
Suçlama:
Terör örgütüne üye olmak ve halkı hükümete karşı silahlı isyana teşvik etmek!
***
Türkiye’nin iç-dış bütün sorunlarının çözümü için bu köşedeki başlıca yol haritası şudur:
Bir sorun masaya getirilmişse, çözüm başlamış demektir!
O nedenle Türkiye’nin hiçbir sorununa çözümsüz gözüyle bakmıyorum. Benim bu iyimser yaklaşımım kimi okurlardan şöyle bir suçlama alır:
Sayın Balbay, bunca içinden çıkılmaz sorun ortadayken nasıl bu kadar iyimser olabiliyorsunuz?
Ben de şu yanıtı veririm:
Ben ülke sorunlarına iyimser-kötümser, umutlu-umutsuz gibi duygularla yaklaşmıyorum. Başarıya inanmak en büyük enerjidir. Ben de çözebileceğimize inanıyorum…
Böylesi sohbetlerde tartışma büyürse yine o güzelim atasözlerine yaslanırım:
Ne demiş atalarımız, umutsuzluk yalnızlıktan doğar!
Türkiye yine böylesi dönemlerin birinden geçiyor.
Aşabilir miyiz?
Kesinlikle…
Yine bu köşenin başlıca söz taşlarından biri şudur:
Ne olursa olsun artık iç düşman üretmemeliyiz!
Bunun için herkese, ama herkese sorumluluk düşüyor. Başta tabii ki hükümete…
Bu düşünceleri her fırsatta dile getiren ben, yargılanmayı bekliyorum.
Suçlama:
Terör örgütüne üye olmak ve halkı hükümete karşı silahlı isyana teşvik etmek!
***
Yukarıda aktardığımız süreçte tek güvencemiz var:
Hukuk…
Hukuka inancımız haziran sonunda ne ise temmuzun ilk haftasında da o!
Ancak hukuktan önde gitmeye çalışan bir güç daha var:
Medya…
Daha doğru anlatımla:
Medya infazı!
Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde hocalarımızın öğrettiği şu ilke ne yazık ki, bugünlerde daha sık aklıma geliyor:
Basın özgürlüğü, insanların düşüncelerini kısıtlamak için de kullanılabilir!
Ne demek bu?
Bir başka anlatımla basın, insanları öylesine hedef tahtasına koyar, öylesine saldırgan hale gelir ki, kimse dilini kıpırdatamaz!
İddianamesi çıkmamış davaların yargılama sonuçlarını açıklayan, giderek densizleşen ve güçsüzleşen özel medya kuvvetleri, yine bu köşede sık kullandığımız şu tanımı bir kez daha sütuna taşımamızı zorunlu kılıyor:
Medya gücü yok, güçlerin medyası var!
Başyazarımız İlhan Selçuk’la birlikte ben de yargılanmaya hazırlanıyorum…
Hukuk başımızın tacı… Ne sözümüz olabilir ki!
Ama medya infazına bir çift sözümüz var…
Sokrates’e eşi seslenmiş:
“Seni haksız yere mahkûm ediyorlar!”
Sokrates karşılık vermiş:
“İyi ya… Ya haklı yere mahkûm etselerdi!”
ankcum@cumhuriyet.com.tr
Mustafa Balbay
Cumhuriyet
MUSTAFA BALBAY - Karanlık Terör Dönemi…
Temmuz 10, 2008 - CUMHURİYET, MUSTAFA BALBAY
ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na düzenlenen saldırı sonucu 3 polis şehit oldu, 2 polis yaralandı. Teröre geleneksel yanıtımızı bir kez daha yineleyelim:Nereden gelirse gelsin, hedefi ne olursa olsun, terörün her türlüsüne hayır!“Bugün hangi konuyu ele almalı” sorusunun seçenekleri kafamızda dolaşırken gelen saldırı haberi, ister istemez gündemi belirledi!20. yüzyılın ikinci yarısında dünyada ne tür terör yaşandıysa, onu Türkiye de yaşadı!Her ülkenin altından kalkamayacağı bir durum…Dünyanın kimi ülkelerinde, sağ-sol çatışması hüküm sürdü; Türkiye de yaşadı…Dünyanın kimi ülkelerinde, dini motifli terör örgütleri kan döktü; Türkiye de yaşadı…Dünyanın kimi ülkelerinde, etnik kökene dayalı, kanlı bölücülük hareketleri öne çıktı; Türkiye de yaşadı…Bu özet bağlamında İstanbul’daki saldırıyı hangi bölüme koyabiliriz?Hiçbirine oturmuyor…Belki de şöyle bir tanımlama uygun düşer:Karanlık terör!Elbette terörün her türlüsü karanlıktır ama, İstanbul olayı en azından iki uçlu karmaşayı akla getiriyor:1- Türk polisine yönelik bir saldırı…2- ABD’ye yönelik bir saldırı…***Biraz daha geniş ölçekli bakınca, sadece terör tanımı da bu ve benzeri saldırıları anlatmaya yetmiyor.20. yüzyılın ikinci yarısını terör etrafında özetledik ama, “savaş” açısından baktığımızda koca yüzyılı ikiye ayırmak olası:İlk yarısı sıcak savaş dönemi… Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı yeryüzündeki bütün yapıyı altüst etti. İkinci yarısı soğuk savaş dönemi… İki büyük savaşın ardından oluşan katı kamplaşma yarım yüzyıla yakın sürdü. Yeni yüzyılın ilk 10 yıllık dilimini doldurmak üzereyken 21. yüzyılın savaşlarına, terör olaylarına ne ad vereceğiz?“Karanlık terör” tanımını genişletip “karanlık savaş dönemi” demek abartma olmaz. İstanbul saldırısı bütün bu belirsizliklerin üzerine oturuyor.***Özellikle son bir yıldır dış basında “Türkiye tarifleri” yapılırken şu tümceleri çok okumaya başladık:“Artık iki Türkiye var. Bir tarafta laiklik tehlikede, Türkiye ortaçağ karanlığına sürükleniyor görüşündekiler… Bir tarafta, Batı’nın desteğini de arkasına alıp Türkiye’yi dönüştürmek isteyen AKP ve çevresi… Türkiye’nin tam ortadan ikiye bölündüğü söylenebilir…”Bu yorumları yapanların çoğunun ellerini ovuşturup perde gerisinde de şunları söylediğini duyar gibiyiz:“Bu yolun devamında Türkiye çözülür… Çözülme tamamlandı mı, gerisi kolay. O gün Türkiye düşünsel olarak değil ikiye, üçe beşe bile bölünebilir…”Son aylarda futbolda Avrupa Şampiyonası’ndaki başarıdan başka neredeyse tüm ülkeyi kapsayan “ortak payda”nın olmadığı dikkate alındığında, sadece yabancılara kızıp “bunların niyeti kötü” demenin de yararı yok…Sen malzemeyi ver…Sonra da niye kullanıyorlar diye kız!İstanbul’daki terör olayı ve benzeri karanlık eylemler, içinde bulunduğumuz düşünsel dağınıklığı çok sever…Türkiye nasıl ki 20. yüzyılın bütün ikilemlerini aştıysa, bunu da aşacak. Bunun için öncelikle iktidar gücünü elinde bulunduranlara sorumluluk düşüyor. İktidar şu soruyu kendisine sorsa:Acaba ben Türkiye’nin ortak paydalarını arttırmak için ne yapıyorum?Sorun burada düğümleniyor… Temmuz 11, 2008 - CUMHURİYET, MUSTAFA BALBAY Dün bu köşenin başlığı şuydu: Karanlık Terör Dönemi… Gazetelerde çıkan birbirinden farklı senaryolar, ABD İstanbul Başkonsolosluğu’na düzenlenen silahlı saldırının hem karanlık hem bulanık hedeflere dönük olduğunu gösteriyor. Gazetelerde ABD Başkonsolosluğu’na saldırının nedenlerine ilişkin şu olasılıklar yer alıyordu: 1- Gaziantep’e yanıt: Bu senaryoya göre bir süre önce Gaziantep’te düzenlenen El Kaide operasyonuna karşılık vermek için El Kaide’nin Türkiye’de uyuyan hücreleri emir üzerine harekete geçti ve bu saldırıyı düzenledi. 2- Afganistan operasyonuna yanıt: Bu senaryoya göre de ABD’li askerlerin 6 gün önce Afganistan’da öldürdükleri Bitlisli El Kaide’cinin intikamı alındı. 3- Başbakan’ın Irak gezisine yanıt: Erdoğan, haziran ortasından beri Irak gezisi hazırlığındaydı. ABD Irak’ı işgalinin Irak yönetimince yasal kabul edilmesini de içeren çerçeve anlaşmasının başlıca tanığının Türkiye olmasını istiyor. Bu senaryoya göre, terör örgütü ABD ve Türkiye’ye Irak’ta bunu yapmayın, dedi. 4- Ergenekon işi: Bu senaryoya göre de ABD konsolosluğuna saldırı Ergenekon operasyonuna misilleme! 5- İran uyarısı: ABD’nin yakın gelecekte İran’a yönelik olarak bugüne kadar uyguladığı politikaların tersine daha sert bir yaptırım öngöreceği haberlerinin dozu arttı. Konsolosluğa saldırı ABD’nin İran politikasını değiştirmesine dönük. *** Yukarıdaki birbirine benzemez bu senaryolar terörün yarattığı karmaşanın bir başka habercisi. Hangisi doğru olabilir? Peşin hükümle hiçbiri ya da tümü demek olanaksız. Ancak böylesi eylemlerin arkasında mutlaka devlet destekli bir gizli servisin bulunduğunu vurgulamak da doğal paylaşımlardan biri olsa gerek. Saldırıya bir başka açıdan yaklaşırsak, şu sorunun yanıtı önemli: Bu saldırı kimin işine yaradı? Buna da net bir yanıt vermek zor ama, birkaç olasılık sıralayalım: 1- Böylesine büyük boyutlu bir silahlı eylem Türkiye’yi ister istemez toprakları içindeki ve dışındaki terörle mücadele operasyonlarının parçası olmaya itecek. 2- Türkiye’nin terörle mücadele için oluşturulacak kurumlara katılması, böylesi saldırılarla birlikte kaçınılmaz bir durum olacak. Bir başka deyişle Türkiye’nin karmaşaya itilmesi için konsolos saldırısından daha çok işe yarayacak bir yöntem bulmak çok zor. *** Gazetelerde sanki doğal bir durummuş gibi yer alan şu cümle bize göre dikkat çekiciydi: “El Kaide’nin Türkiye’de uyumakta olan hücreleri!” Polis, Gaziantep örneğinde olduğu gibi zaman zaman terör örgütünü çökertmek üzere operasyonlar yapıyor. Ancak bunun bataklıktaki sinekleri tek tek öldürmek kadar anlamlı bir iş olduğu anlaşılıyor. Başbakan Erdoğan dün Irak Başbakanı Maliki ile birlikteydi. Hafta içinde ayrıca Türk askerinin Lübnan’daki varlığının bir yıl daha uzatılması için Meclis’ten karar çıktı. Başbakan’ın ziyaretiyle Meclis kararının arkasına İstanbul saldırısını ekleyince, şöyle bir saptama yapılabilir: Türkiye’nin bölgede üstleneceği rol küçükten en büyüğüne kadar bütün bölgesel ve küresel aktörler için çok önemli! Hükümet, kendi varlığını sürdürmenin tek başına “istikrarlıyız” demeye yettiğini düşünüyor. Oysa istikrar sadece hükümetin değil, aynı zamanda kurumların ayakta kalması anlamına gelir. İstanbul’daki terör saldırısı, bu bağlamda Türkiye’nin toplam istikrarını zayıflatmayı da hedefliyor.MUSTAFA BALBAY - Terör Senaryoları
Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay'ın Serbest bırakıldıktan sonraki ilk yazısı
Merhaba…Uzuuun gelen bir aradan sonra merhaba…
Yazıda peşrev olmaz, konuya girelim…
Tabii zorunlu durumlar hariç!
Uğur Mumcu’dan çok şey öğrendim… Sevdiğim sözlerinden biri şuydu:
Nereden gelirse gelsin, amacı ne olursa olsun, terörün her türlüsüne hayır!
Uğur Mumcu vahşi bir terör saldırısı sonucu öldürüldü…
Ahmet Taner Kışlalı’dan da çok şey öğrendim. O da kimi saldırılar karşısında şunu söylerdi:
“Balbaycığım, eğer gerçek olmayan bir saldırıyla karşı karşıya kalırsan hiç üzülme. O sana bulaşmaz.”
Ahmet Taner Kışlalı da Uğur Mumcu gibi terör saldırısı sonucu öldürüldü… Kışlalı öldürüldüğü güne dek oda komşumdu…
Ve ben bir terör örgütüne üye olma iddiasıyla gözaltındayım!
İki meslek büyüğüm terör saldırısı sonucu öldürülmüş, her ölüm yıldönümlerinde 24 Ocaklarda, 21 Ekimlerde köşemi onlara ayırmayı, teröre lanet okumayı görev sayıyorum…
Ve ben bir terör örgütüne üye olma iddiasıyla gözaltındayım!
Vuruldum…
Vuruldukça dirildim…
Ama yaralıyım…
Terör yaralısıyım…
Yazı aramızda biraz ağır geldi!
Ama olsun…
Hukuk büyüktür!
Yazı yazmayı özlemişim…
Yeniden merhaba, hepinize yürekten merhaba…
Size de merhaba Türkçenin güzel sözcükleri…
Sana da, Ankara’nın en kara gündemi…
İç barışımız, siyasal gerilimlerimiz, yeni arayışlarımız…
Hepinize merhaba…
Sözümüz bitmedi… Söyleyecek daha çok sözümüz var…
Hepinize merhaba sevgili okurlar…
Kucak dolusu, satırlar dolusu, sözcükler dolusu…
Gönül dolusu…
Merhaba!
06.07.2008 05:43:00

