Nâzım Hikmet'in Şiirinde Gurbet, Hasretlik, Özlem

21/9/2008 · Kategori: Siir Yazilari

Nâzım Hikmet'in Şiirinde Gurbet, Hasretlik, ÖzlemYazdırE-posta
Yazar gültekin emre   
Nâzım Hikmet şiiriyle karşılaşmamın, onun beni derinden sarsmasının, şiirimdeki etkilerinin izlerini irdelemek, onun şiirini kaç kere okuduğumun da üstünde durmak istemiyorum. Yalnız yazmadan geçemeyeceğim şey şu: Onun şiirini, 1980'den beri yaşadığım Berlin'de - onun da birkaç kez geldiği bu kentte- , bir kez daha okuyunca, benim gurbetliğimin onun gurbetliğinin yanında hiç kaldığının altını çizmem gerekiyor.
          
 nâzim_hikmetElbette herkesin gurbeti kendine göredir. Herkes gurbeti farklı duygularla ele alabilir. Nâzım, hapislerinde yattığı, baskı gördüğü ülkesini çok sevdiğinin altını çizmekten çekinmez şiirlerinde. Ayrılıkların, özlemlerin her türlüsünü bildiğini de yazar açıkça. Onun şiirlerindeki gurbeti tanıdığımı sanıyorum. Onun gibi ülkeme gidememe sıkıntılarım olmasa da, bir başka dilin, bir başka kültürün altında yaşamanın acılarını yakından tanıyorum, biliyorum; yaşadım, yaşıyorum. Bu büyük şairin şiirindeki gurbetle kendi gubetimi karşılaştırmadan, onun dünyasına, duygularına sokulmayı denemeye çalışacağım.  

Turgut Uyar, Nâzım Hikmet için yazdığı Büyük Gurbetçi şiirini ilkin Papirüs Dergisinin Nâzım Hikmet sayısında yayımlar; sonra da, bu şiirini, Her Pazartesi (1968) kitabına alır. Bu şiirinde, Turgut Uyar, ona, gurbetleri "Sen herhalde en iyi bilirdin" der. Yani Türk şiirinin en büyük şairinin "gurbetçiliğin"in hiç eskimediğini imler 2. Yeninin en önemli şairlerinden Turgut Uyar ve dizelerini şöyle sürdürür: "Gurbet bir yazgıdır ulusuna/Güneşe çıkmak gibi, alınteri bilinir/Gurbet bilinir, bir duyarlıktır, bis meslektir". Nâzım Hikmet, "Şu gurbetlik zor zanaat zor..." (24 Mayıs 1957, Varna) diyor ya, hiç istemeden kazandığı bu mesleğinden şikayet eder gibidir kederlerden, özlemlerden kurtulamamanın sıkıntısıyla. Elbette "... Coğrafyada/ Sürekli bir gurbet var "sa, sanki Nâzım Hikmet de oradadır ülkesinden "Biraz uzak, biraz çıplak, ve yayan." yaşamış olsa da. Turgut Uyar, onun halkından uzakta çektiklerini, "Türkçe yokken" nasıl yaşadığını büyük bir ustalıkla gözler önüne sermeye çalışıyor Büyük Gurbetçi şiirinde. O, bir başka ulusun içinde "Türkçe Yokken" yaşarken de, şiirleri kendi dilinde basılamazken de anadilde unutulmaz şiirler yazmış büyük bir şairdir.

 
 nâzim hikmet   Nâzım Hikmet'in şiir anlayışını şiirleri üzerinden izlersek, görürüz ki, onun şiirleri ilham perisinin kanatlarındaki asma köprülerin "demir putrellerindendir!" Onun anladığı dil, "Bakır, demir, tahta, kemik ve kirişlerle çalınan/Bethoven sonatları..."dır. Yani devrimin yoluna feda olmuşlardır. Onun şiirleri "İngiliz tuzu gibi..."içilmez, duygu yüklü değildir başlarda. O, şiirlerini " caddelerde ıslık çalarak/kazır" "duvarlara... " Şiir yazmak onun kanını coşturur hep. Onun en sevdiği gazel ise "Anti Düringidir Engelsin... " 

        En büyük yapıtını yazmak için "Hafızı Kapital olmayı" ister. Marxsizmi şiirlerinde yoğurmak için çabalar. O, "topraktan, ateşten ve demirden/hayatı yaratan-/-ların" şairidir. Onun kavgası üretenlerin kurtuluşu içindir. O, hızını "asırlardan" almıştır. O nedenle tarihsel konulara eğilmiştir. Onda "her mısra bir yanardağ hatırlatır." Dizeleriyle kalpleri fetheder, coşturur, sonra da beyinlere girer ve düşündürür okurunu. Onun "ne sırma palanlı bir atı", ne bilmem nerden bir "gelirate", "ne mülkü, ne malı"; onun yalnızca rengini ateşten alan "bir çanak balı" vardır. Şiirinden başka bir şeyi yoktur onun. Nâzım Hikmet'in şiire bakışı başlarda böyledir. 
 
           "O, korkak,/cesur,/câhil,/ hakim ve çocuk" olanların geleceği için verdiği mücadelede gurbetlik onun vazgeçilmez yazgısıdır. Onun gücü "dünyada yalnız olmamaklı"ğıdır. 1927'de "Denize dönmek istiyorum!" diyerek ilk Hasret şiirini yazar: "Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder./ Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter." Nâzım Hikmet, hem şiirinin, hem de halkının başında sürekli nöbette kalmıştır. O, halkımızın "mukaddes" karnı doyana dek döğüşmeye karar vermiştir ta baştan. Bu büyük şair, devrimci mücadelenin işinde bir yolcu olduğunu dünyaya şöyle duyuruyor: "Hey anam hey! Yolcu yolunda gerek./ Bazı altımızda taş toprak döşek,/Bazı örtünecek yorgan bulunmaz!". Geleceğinden hiç kuşku duymayan, tersine büyük bir coşkuyla ileri atılan bir şairdir o. Ufukları önüne katarak, "Nerde gün batarsa orda yatar"ak çetini, imkânsızı zorlayan yolunu sonuna dek sürdürür bu büyük şair. O, "Geceler sürecek kapımın sürgüsünü,/pencerelerde yıllar örecek örgüsünü." diyerek ve o, "bir kavga şarkısı gibi" haykırarak kimi zaman dostlarına, sevdiklerine veda ederek girer hapislere ve kimi zaman da gizlice çıkar gurbetlere. Hem hapiste, hem de gurbette memleketini sevdiğini şöyle dizeleştiriyor Nâzım Hikmet: "Çınarlarında kolan vurdum, hapishanelerinde yattım./Hiçbir şey gideremez iç sıkıntımı/memleketimin şarkıları ve tütünü gibi." O, "tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibâret" " Türk şairi, komünist Nâzım Hikmet"tir. 1948'de hapiste yazdığı Sen başlıklı şiirinde ülkesine duyduğu özlemi şöyle dile getiriyor: "Sen esirliğim ve hürriyetimsin,/çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,/sen memleketimsin." Yani, onun için ülkesi, "ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasreti"dir. Ondaki "bu keder" olamadığı "yerlerde olabilmenin hasreti"ndendir mutlaka: Örneğin, hapisteyken İstanbul'da Galata Köprüsü'nde, Adana'daki "ırgatların" arasında da, evinde sevdiği kadının yanında olmak ister.
 
             Nâzım Hikmet, toplam 15 yıla yakın hapis yatar. 15 Temmuz 1950'de Af Yasası'yla hapisliği sona erer. Polis, onu, sürekli ve açıkça izlemeyi sürdürür. Kitaplarını ülkesinde yayınlatma, oyunlarını oynatma olanağı kalmamıştır. Bir de yeniden askere alma lafları dolaşıyordur ortalıkta. Giderek artan baskılara dayanamaz ve akrabası Refik Erduran'ın yatıyla 17 Haziran 1951 gecesi Karadeniz'e açılır ve 20 Haziran'da Romanya'ya ulaşır. Böylece ölümüne dek süreceği, 12 yıllık sürgünlüğü, gurbetliği başlar.
 
             Nâzım Hikmet, ardında Varan 3 (1920), 835 Satır (1929), Jakond ile Si-Ya-U (1929), 1+1=Bir (1930), Sesini Kaybeden Şehir (1931), Gece Gelen Telgraf (1932), Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (1931), Taranta Babuya Mektuplar (1935), Portreler (1935), Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı (1936), Kurtuluş savaşı Destanı (ilk kez 1965'te basıldı), Saat 21-22 Şiirleri (ik kez 1965'te okurla buluştu), Dört Hapishaneden (ilk kez 1966'da günışığına çıktı), Rubailer (1966'da basılabildi), Yeni Şiirleri (1966'da okura kavuştu), beş ciltlik başyapıtı Memleketimden İnsan Manzaraları (ilk kez 1966/67'de kitapçı vitrinlerinde yer aldı) bunca kitap ve şiir bırakarak terketmek zorunda kalır çok sevdiği ülkesini ve sevdiklerini.
 
            Nâzım Hikmet, yurdışına çıkışının 2. Yılında gurbetliğinin çok uzun süreceğini Vasiyet şiirinde ele alır. 27 Nisan 1953 günü Barhiva Sanatoryomu'nda yazar "Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü" diye başlayan ünlü Vasiyet şiirini. O, "kurtuluştan önce" ölürse, "Anadolu'da bir köy mezarlığına " gömülmeyi vasiyet eder.
 
            1954'te yazdığı Lehistan Mektubu başlıklı şiirinde Lehistan ovasındaki baharla ülkesindeki baharları karşılaştırır: "Bir bizim ovaların baharları böyledir:/Işığında şahin olup uçasın gelir,/deresinde sazan olup yüzesin gelir,/yeşilini çiy çiy yiyesin gelir/.../Sesin var mı, yok mu, bakmaz,/zorla türkü söyletir;/uykunda bile yakanı bırakmaz,/girer, düşüne girer/güneşlerle yüklü dallar..." "her solukta alıp da memleket kokusunu/memleketi bir daha görmemek ihtimali." "deli etmiştir" onu uzun gurbetlik yıllarında.
 
 Macaristan'dan yazdığı bir başka bir şiirde ise çocukken postacı olmak istediğinden söz eder. Yaptığı işi, yani şairliğini de "bir çeşit postacılık"a benzeterek. O, bir şair olarak, "İnsanın, dünyanın, yurdun, haberini,/ağacın,  kuşun, kurdun haberini,/seher vakitlerinde/yahut/gecenin ortasında" taşımıştır yüreğinin çantasından insanlara.
 
             Macaristan Notları'nda toprakla ilişkisini ve sevdiği İstanbul'dan ayrılışını acı acı şöyle şiirine geçiriyor, gurbetin elindeki büyük şair: "ne zaman ayrılsam topraktan/bir kederdir içime düşer,/elinin, sevgilim,/elimden sıyrılışı gibi bir keder,/tıpkı o sabahki gibi,/eşiğinde kapımızın,/İstanbul`da. " O kendini gurbette "bir halk türküsü gibi hür" duyumsasa da, onun için sevdiklerinden, ülkesinden, halkından "Ayrılık dayanılır gibi değil"dir.
 
             Nâzım Hikmet, oğluna 1955`te Moskova'dan yazdığı son mektupta "Dünyada kiracı gibi değil,/yazlığına gelmiş gibi değil", "babanın" eviymiş gibi yaşa diye öğüt veriyor. Memet'e " memleketler içinde bir şirin memlekettir/Türkiye/bizim memleket." demeyi de unutmuyor. Kendi yalnızlığını oğluna şöyle yansıtıyor Nâzım Hikmet: "ben dilimden, türkülerimden,/tuzumdan, ekmeğimden uzakta,/anana hasret, sana hasret,/yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim,/ama sürgünde değil,/gurbet ellerde değil,/öleceğim rüyalarımın memleketimde".
 
             1956`da Moskova'da yazdığı ünlü Karlı Kayın Ormanınıda şiirinin bir dörtlüğünün ilk iki dizesi, onun gurbetliğinin boyutlarını da ele veriyor sorduğu soruyla: "Memleket mi, yıldızlar mı,/gençliğim mi daha uzak?" Bir başka dizede "Yedi tepeli" kentinde "gonca gülü"nü bırakışından da söz eder. Stockholm'da 1956`da yazılan Kavak başlıklı şiirinde, onda "Muhacirliği"nden beri nerde olursa olsun sesi gelen, ürperen bir kavağın içinde boy verişinden söz eder. Bu şu demek elbette, "Şairi cennete koymuslar/Ah memleketim!... demiş".
 
             O ülkesinden ayrılalı 5 yıl olmuştur ve gurbet iyice bağrına işlemekte, dayatmaktadır. Prag'da Vakitler şiirindeki, şafak'da,  yazılan şu iki dizedeki itiraf, yürek yakıcı  değil mi? "Ah gülüm, ah gülüm,/ muhacirlik ölümden beter..." Prag günlerinin öğle'sinde de durumunu şu iki dizede gözler önüne seriyor: "Şair, memleketten uzak,/hasretlerle delik deşik, " Prag günlerinin gece'sinde ise özlem yüklü şu dizeleri, tanrıya seslenerek, geçiriyor şiirine: "Ne altın isitiyorum ondan,/ne bilim, ne de gençlik./Hasretlik cana yetti,/pes!/Beni İstanbul'uma götürsün bir saatlik..."
 
             Varna'da yazılan şiirler Nâzım Hikmet'in özlemlerini, gurbetliğini apaçık gösteriyor, ele alıyor. 24 Mayıs 1957`de yazılan Sofya'dan başlıklı şiirinin son dizesi onun yüreğini, yaşamını çok güzel özetliyor: "Şu gurbetlik zor zanaat zor..."  İstanbul'dan uzakta, sevdiği bu kentin her şeyini arar, öyle ki , "Üsküdar Cezaevi'nin görüşme yerini bile...". 27 Mayıs 1957`de Varna önünden geçen vapuru "usulcacık" okşarken elleri yanan ünlü Vapur şiirini yazar. 2 gün sonra yazdığı Memet şiirinde "Karşı yaka'nın "memleket" olmasından "deli hasret, deli hasret" diyerek söz eder. 3 Haziran 1957`de kaldığı otelin Bolkon'unden Karadeniz'i seyrederken "çok hasta, çok muhacir şair"e cacıkla "peynirli pide" getirirler. Şair kendini, bir an, İstanbul'da duyumsar. Varna'da "yeşil biber"de, "türküler" de yürek yakıp tutuşturandır; yani "Acı mı acı"dır. Sofradaki " domates, yeşil biber, kalkan tavası,/radyoda ´Ha uşaklar!` Karadeniz havası, " rakı, şairin "Ahbapça, kardeşçe konuşulan dili" onu kederlere boğmaya yeter. "A be islâh be, islâh be hâlim..." diyerek içinde bulunduğu dayanılması zor konumu da imler şiirinde. Böyle "keder"leri bir kendisinin bildiğini, yaşadığını da söylemeden edemez. Varna'da Memet'i, karısı Münevver'i bir de "memleketi"ni düşünür sürekli. Bu kadar kedere, acıya, gurbetliğe, özleme dayanması elbette zordur onun. Ölümü giderek daha sık düşünmeye başlar: 1 Temmuz 1957`de Balçik'de yazdığı Mavi Liman başlıklı şiirinde ölüm karşısındaki duygularını iyice belli eder: "Çok gorgunum, beni bekleme kaptan./Seyir defterini başkası yazsın." Aynı gün, aynı yerde "ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda" diye dize düşürdüğü ünlü  Ceviz Ağacı şiirini yazar özlemlerini alabildiğine göstere göstere. Polisin ve sevdiğinin farkında olmadığı bir İstanbul düşünü ele alıyor şair bu şiirinde. Yazdığı şiirlerin basılmamasının karamsarlığını, günün birinde basılacaklar umuduyla dengeleyen şair kötümser durumunu İyimserlik (başlıklı şiirinde) olarak yorumlar.
 
  
             8 Nisan 1958`de Prag'da yazdığı şiirde ülkesinden getirdiği ne kasketinin, ne de ülkesinin yollarında yürüdüğü ayakkabılarının sağlam kaldığını, şile bezinden son gömleğinin ise çoktan yırtıldığını ilân eder dünyaya. Ona ülkesini anımsatan bir şeyi kalmamıştır elinde. Ülkesi, ne var ki onun ağarmış saçlarında, yüreğinin "enfarktında", alnının derin çizgilerindedir. 

                                                                                                                                            
              Nâzım Hikmet, "bıçak gibi boğazları, parça parça karları"yla İsviçre dağlarını da bizim dağlara benzetmekten büyük  bir haz duyar. "Viyana dolayları"nda Tuna'ya bakarak yazdığı bir başka şiirinde ülkesine doğru Tuna'yla birlikte uzanmayı, Boğaz'dan geçerek vapura binmek üzere olan oğluyla annesinin önünde çırpınmayı istediğini nasıl içli, yakıcı bir biçimde ele alıyor bakın: "Tuna`nın suyu olaydın/Karaorman`an geleydin/Karadeniz`e döküleydin/mavileşeydin mavileşeydin mavileşeydin/geçeydin Boğaziçi'nden/başında İstanbul havası/çarpaydın Kadıköy iskelesine/çarpaydın çırpınaydın/vapura binerken Memet´le anası." Sevdiklerine her türlü biçimde ulaşmanın düsünü durar yüreği özlemlerle, gurbetlik acılarıyla dolu Nâzım Hikmet. 22 Haziran 1958`de Leipzig'de bir tıramvay durağında: "Bir Üsküdar balkonunda, guruba karşı demlenir gibi/.../tadını çıkara çıkara, yudum yudum/kederle"ndiğini yazıyor büyük bir sıkıntıyla. O, deniz olmayı da dileyen bir şairdir "kıyıda" "durmuş" ülkesini, sevdiklerini, halkını, kavgasını, geleceğini, ölümünü düşünen.


                 "Dünyada vatandan aziz şey var mı?" sorusunu Bu Vatana Nasıl Kıydılar'ı kanıtlayarak yanıtlar 1959`da. O, bir yandan Menderes hükümetiyle uğraşır amansız bir biçimde; bir yandan da "Sevdalara doyulamadı"ğını, sevmeye doyamadığını itiraf eder açıkça. Sonra da erken ölümden çekindiğini yazar sıkıla sıkıla; çünkü "Giderayak" "bitirilecek" işleri olduğunu da,  henüz ölmek istemediğini vurgulayarak, belirtmeden duramaz. Yani ülkesinin Amerikan emperyalizminden, boyunduruğundan kurtulduğu günü görmeyi de istemektedir haklı olarak.

               Nâzım Hikmet, ülkesinden ayrılalı 8 yıl olmuştur ve kalbinden rahatsızdır. Özlemleri iyice yormaktadır onu. Kederden boğulmaktadır alabildiğine. İstanbul, çok özlediği bu kent, sürekli onun içindedir, dünyasındadır: Orada havalar hep güneşlidir, aydınlıktır. Şair, kıyıda yaşamın tadını çıkarırken, kalkan bir vapura yetişmek için koşarsa da yetişemez, iskelede kala kalır umarsız bir biçimde. Gözünün önünde "Bir selvi" vardır selviler içinde, "bir çeşme " vardır çeşmeler arasında ve doyamadığı "Üsküdar"ı durup duruyordur yerinde. İlk hasret şiirinden tam 32 yıl sonra yazar 2. Hasret başlıklı şiirini ayrılık acısını sezdire sezdire: "Aynı daldaydık, aynı daldaydık./Aynı daldan düşüp ayrıldık./Aramızda yüz yıllık zaman,/yol yüz yıllık. "  Nâzım Hikmet, bir yanıyla hep Türkiye'dedir, İstanbul'da, halkının, sevdiklerinin yanında; öte yanıyla da gurbette, acılar içinde, kederlerle yoğrulu. Sevdiklerinin kendisini "Beyazıt'ta Çınarlı Kahve'de mi Gorki Parkı'nda mı?" beklediğini sorar dostlarına. Gurbelte ülkesi arasındaki düşsel gidipgelmelerinde. 23 Temmuz 1959`da Doğu Berlin'deki Astorya Lokantası'ndaki garson kıza seslenerek kendinden, özlemler içindeki dünyasından söz eder içinden ve bir kere bile masasına servis yapmadığı yaşlı adamı kastederek şiirini şöyle hazin bitiriyor, kendini imleyerek, Nâzım Hikmet: "Belki memleketine dönmüş/belki dönmeden ölmüştür." Onun gurbetteki karamsarlığı, ölüm korkusu sürekli artmakta, bur durum şiirlerine de açıkça yansımaktadır: "Bütün kapılar kapalı üstüme/bütün perdeleri inik/ne bir mendil mavilik/ne bir avuç yıldız./Bizi burada mı bastıracak ölüm" /3 Ağustos 1959, Laypzig). Ölümünden 4 yıl önce ölmekten korkmadığını, ölümün ağrına gittiğini, yalnızca ölümü onuruna yediremediğini, yazar apaçık (15 Ağustos 1959). Onun en sevdiği "memleket yeryüzüdür"; bu onun yaşamaya ne kadar çok bağlı olduğunu gösteriyor. Bir vasiyet gibi "Sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi." diye yazar (16 Ağustos 1959) bir şiirinde. Ünlü Saman Sarısı şiirinden iki dize var ki, yine o hiç istemediği ölüme ilişkin ve gurbetliğini imleyen: "iki şey var ancak ölümle unutulur/anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü".
 
             O, gurbette acı ve kederle yoğrulurken Demokrat Parti iktidarı ülkemizi kasıp kavurmaktadır. Kore savaşında nice canlar yanmıştır. Ülkedeki ilericiler, sosyalistler, komünistler, demokratlar tutuklanmakta, işkence görmekte, hapsedilmektedirler. Adnan Menderes'e şöyle seslenir Gazete Fotoğrafları Üstüne başlıklı şiirin 3.ncüsünde: "Türküler söylendikçe Türk diliyle/seni seviyorum gülüm, dendikçe Türk diliyle/Türk diliyle gülünüp/Türk diliyle ağıtlar yakıldıkça, Adnan Bey,/ben anılacağım,/anılacak Türk diliyle size sövüşüm." (1959) Sonra da onu lanetler sonsuza dek.
 
             Onun, gurbette, "En yalnız akşamları" "bile duvarında gülen bir anadolu kilimi " gibidir elbette sevdiği, sevdikleri sayesinde. Radyodaki "memleket" haberleri onu yaşama bağlar. Onu anıları, ülkesinden gelen gazeteler, kitaplar dergiler ve radyo haberleri hiç yalnız bırakmaz, oyalarlar. 
 
            11 Eylül 1961'de Doğu Berlin'de yazdığı Otobiyoğrafi başlıklı şiirinden başka yerde yazmaz  14 yaşından beri şairlik ettiğini. Aynı şiirde "kimi insan otların, kimi insan balıkların çeşidini bilir" dedikten sonra, kendisinin "ayrılıkların" her çeşedini  yaşadığını,  bildiğini yazıyor. "kimi insan ezbere sayar yıldızların adını," o ise "hasretlerin"  her çeşidini yaşadığını belirterek derin acısını bir kez daha dışa vuruyor, gözler önüne seriyor.
 
            Ölümünden bir yıl önce, bir başka düşünden söz eder: Ülkesinin " ulu kurtuluş düşü", hapiste yatarken  özgürlüğünün ışığıdır; sürgünde ise ekmeğinin "katığı"dır;  "her biten akşamda",  "her biten günde". Ülkesinin  Amerikan emperyalizminden kurtulacığını düşler, düşünür, umar, bekler. Onu uykular tutmaz sabahlara dek, "birbirinden güzel şeyler" düşünür. "yakalanmazı kovalamaktan " yorulduğunu itiraf eder 1962'de. Bükreş'te yazdığı bir şiirinde ise ülkesinin "uçak uçuşu ile iki kanatlak yerde", ya da "belki artık bir mezar boyu uzakta" olduğunu dizeleştirir, ele alır, yani ülkesini ne çok düşündüğünü, aklından hiç çıkarmadığını, her fırsatta gösteriyor.
 
           Ölümünden iki ay önce Cenaze Merasimim şiirini yazar. Bu şiirinde cenazesinin nasıl kaldırılacağını, ölüsünün üçüncü kattan nasıl indirileceğeni merak eder. 2 Mayıs 1963'te yazdığı biir şiirde "iyi ki yattım hapiste, sevdim ulaşılmazları, hasretlerimin hepsinde",  diyor. Yaşadıklarının hepsinden hoşnut olduğunu, hiç pişmanlık duymadığını dile getiriyor açık yüreklilikle.
 
Nâzım Hikmet, 1963'te Vera'ya yazdığı, sanki son şiiri olan şiirinde: "Geldim/Kaldım/Güldüm/Öldüm ", diyerek 4 eylemle bu dünyadaki varlığını özetliyor.
 
Turgut Uyar, "Eskimez senin gurbetçiliğin", diyor ona. Onu nasıl da iyi tanıyor Turgut Uyar "Ülkeni dirençle yaşamak ülken olmayınca sözlüğünde", diyerek! O, Turgut Uyar'a göre, "Halksız bir yazarın acısını" taşıyandır; o,   "Kalebent bir şahzade gibi mahzun"dur; o, "Börklüce gibi sabırsız haklılıgında "dır, mümkün bütün gurbetlerde.
 
              Nâzım Hikmet'in gurbetliği 3 Haziran 1963'ten beri sürüyor. Mezarı hâlâ getirilemedi ülkesine.

              Oysa Nâzım Hikmet, bütün mümkünlerde ve Türk şiirinde dipdiri yaşıyor.
http://www.ayrinti.net

HASAN HÜSEYİN

8/6/2008 · Kategori: Siir Yazilari

HASAN HÜSEYİN


Hasan Hüseyin’i oldum olası severim…
Acıyı Bal Eyledik, Filizkıran Fırtınası, Acılara Tutunmak, Bir Oğlum Olacak Adı Temmuz, Işıklarla Oynamayın, Amenna, hemen aklıma geliveren şiirlerinden.
Hasan Hüseyin’in bir yığın şiiri de bestelenmiştir.
Kendisini tanıma fırsatım olmadı ama…
Eşi Emekli Öğretmen Azime Korkmazgil Hocahanımı tanıyorum….
Kışları Ankara’da, yazları da Ağlasun’da oturuyor…
Mektuplaşıyoruz arada bir…
Ne güzel insan o…
Yürekli insan, eşi Hasan Hüseyin’i nasıl yaşatıyor yüreğinde bir bilseniz…
*
Peki Kimdir Hasan Hüseyin?
Öyle ya, bizim gençlik yıllarımızın o unutulmaz şairi…
Onlarla büyüdüğümüz, Ahmet Kaya’dan şiirlerinin şarkılarını dinlediğimiz?
*
1927’de Sivas’ın Gürün ilçesinde doğan Hasan Hüseyin, Adana Erkek Lisesi’ni 1948’de, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nü 1950’de bitirdi. Öğretmenliğe Göksun’da başladı. Öğretmenlik, arzuhalcilik, tabela ve portre ressamlığı, inşaat işçiliği yaptı. 1960’da İstanbul’a, sonra Ankara’ya yerleşti. Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Hasan Hüseyin’in ilk şiiri 1959’da Dost dergisinde çıktı. Bu yıllarda mizahi hikayeleri de yayımlandı. Kavel adlı kitabı ile 1964 Yeditepe Şiir Armağanı’nı, Kızılkuğu ile TRT’nin 1970 Sanat Başarı Ödülü’nü, Filizkıran Fırtınası ile 1981 Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü’nü ve Nevzat Üstün Şiir Ödülü’nü aldı. Şiirleri yabancı ülkelerde basıldı. 26 Şubat 1984’de Ankara’da hayatını kaybetti.
Çağdaş Türk edebiyatının en üretken, yaratıcı, önemli isimlerinden biridir Hasan Hüseyin. Yalnızca şiir yazmamış, öykü kitapları, çocuk kitapları da yayınlamıştır. Türk şiirinde özgün bir yeri vardır. Nehir şiir diye adlandırdığı uzun şiirleri vardır. Örneğin Kızılırmak ve Ağlasun Ayşafağı kitapları tek bir nehir şiirdir. Hasan Hüseyin’in şiirini anlatmak zor.Anadolu aşığı olan Hasan Hüseyin özetle hep bu toprağı, bu toprakların tarihini bu topraklar üstünde yaşayanları, onların aşklarını, acılarını, yoksulluğunu, kavgalarını, zayıflıklarını, kahramanlıklarını, düşlerini, yaşadıklarını, özlemlerini anlatmıştır. Onun şiirlerinde Yahya Kemal’i, Yavuz Sultan’ı, Mustafa Kemal’i, Mevlana’yı, Aynştayn’ı, Barbaros’u ve yüzlerce insanı, Anadolu’daki yüzlerce köy, dere, tepe, dağ, çay, göl, sokak ismini, türkülerimizi, divan şiirini, masallarımızı, tekerlemelerimizi, oğlakları, kuşları, develeri, meşeleri, pırnalları, üzüm bağlarını, her şeyi bulursunuz. Türkçeye bu kadar hakim, Türkçeyi bu kadar iyi ve zengin kullanan şair yok gibidir. Şiirlerinde yer yer masalı, destanı, ağıtı, fıkrayı, çığlığı, konuşmayı, mizahı, argoyu kullanır. Her şiiri ayrı bir ezgi, ayrı bir tat taşır. Özellikle nehir şiirleri gerçekten nehir gibidir. Akar, durulur, köpürür, çağlar, koşar, dolanır ve denize ulaşır. Aşıktır hep; aşkı, aşk acısını, kavuşmayı, ayrılığı anlatır. Kimi zaman öfkelidir, bağırır, meydan okur. Hüzünlenir ya da güler kimi zaman. Bazen dalga geçer, bazen acılıdır. Ama hep duyguludur ve hep umutludur. Bu toprakları ve bu topraklarda yaşayan insanları sever, inanır onlara. Onları, onların yaşamını bilir, nasıl sevdiklerini, nasıl aldandıklarını, çilelerini, hayallerini, nasıl yenik düştüklerini ya da ayakta kalabildiklerini. Hasan Hüseyin şiiri Anadolu’nun senfonisidir, ya da şiirsel bir belgeseli ya da tarihinin şiiridir, özetle Anadoludur…
Yazımı O’nun çok sevdiğim şiirlerinden birisi “FİLİZKIRAN FIRTINASI” ile bitiriyorum…

gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası
evler yemen türküsü
sokaklar seferberlik
öyle bir gariplik ki
öyle bir tedirginlik
yaz başında güz sonrası

ayvalar çiçekteydi
güller daha tomurcuk
açıl demişti güneş
açılmıştı kıraçta kış elmaları
çözül demişti güneş
çözülmüştü yılanlar karanlık odalarında
dallarda yuvalar tüy kokuyordu
düğünçiçekleri şenlikli


gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası
ne dal kaldı ne tomurcuk
yerden yere çaldı otları ağaçları
insan yüzlü bir korkuluk
üşüdüm dünyalarca
baskın yemiş bir kent gibi üşüdüm
sergen etti filizleri sapsarı bir karanlık
bahardan kışa düştüm


acılı günler gördüm
sığdıramam bir tek günü bir koca yıla
geceler geçirdim yoz kentlerin bulvarlarında
nice baharları kışlara gömdüm
uzak düştüm yelinden yelvesinden acılı yurdun
uzak düştüm umudundan mutundan
yomundan uzak düştüm
bunaltının böylesini görmedim


severim fırtınanın her türlüsünü
ormanlar uğultulu sular dalgalı
severim filizkıran fırtınası’nı
kırıp kanatmıyorsa sevincin türküsünü
nerde benim baharım
dalım yaprağım nerde
gece çökmüş üstüne kerpiçsel yalnızlığın
sanki kaplan pençesinde bir manda böğürtüsü
ne kuş kalmış ne çiçek
ne kırmızı ne yeşil
sapsarı karanlıkta yerler bahar ölüsü

İbrahim Tığ
Bölge Haber Gazetesi-Devrek/Zonguldak

 

Hasan Hüseyin.../ Azime'nin aşk hikayesi ( ustalara saygı 8 )
 Şair Hasan Hüseyin ile öğretmen Azime’nin bitmemiş aşk hikáyesi....
 

Bugün size, şair Hasan Hüseyin ile öğretmen Azime’nin tertemiz aşk hikáyesini anlatayım.

Büyük Türk şairi Názım Hikmet’in ölümüyle yolları kesişen iki insanın aşk hikáyesini... O yıllarda bir edebiyat öğretmeninin solcu bir şaire áşık olması, öyle sıradan bir şey değildi. İnsanın aşkının arkasında dimdik durması ise, pek çok kişiyi öfkeye boğmaya yetiyordu. Mücadelelerle geçen bir hayatın ortasında Hasan Hüseyin’in şiiri gibi tertemiz bir aşk...



TARİH 3 Haziran 1963.Yer Uşak. Akşam saatleri... 30 yaşındaki Azime Karabulut, Uşak Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. Evliydi. Eşi Hulusi, ilköğretim müfettişiydi; bir aydır evinden uzaktı; Eşme’deki okulları denetliyordu.

İki çocukları vardı; oğulları dört yaşındaki Ufuk ve kızları iki yaşındaki Barış.

Çocukların karnını doyurup uyuttuktan sonra bahçeye çıktı Azime.

Türlü türlü kuşlarla bezeli yörük kilimine bağdaş kurup oturdu. İçi sıkkındı. Neden olduğunu bilmiyordu. Kalktı, kuyudan su çekip çiçeklerini suladı. Saatler gece yarısını gösteriyordu. Hálá uykusu yoktu. Evin salonundaki radyoyu açtı, sürekli kanalları değiştirdi.

Birden...

Kanallardan birinde bir haber:

Büyük Türk şairi Názım Hikmet öldü.

Donup kaldı. Kendine gelince bahçeye zor attı kendini. Çocukluğundan beri şiirlerini her yerde arayıp okuduğu büyük şair ölmüştü işte.

Sessizce ağlamaya başladı. Öksüz kaldığını hissetti. O anda aklına, son dönemlerde sık sık okuduğu, korkusuzluğunu Názım Hikmet’e benzettiği bir şairin adı geldi: Hasan Hüseyin.

’BU ŞAİRİ TANIMALIYIM’

Hasan Hüseyin adını ilk, 1959 yılında Dost Dergisi’nin şubat sayısında yer alan "Ağustos Şiiri"nde görmüştü.

Azime o gece, ayın ve yıldızların altında Hasan Hüseyin ve Názım’ın şiirlerini okudu.

Şafak sökmeye başlayınca korktu; ya Názım Hikmet gibi Hasan Hüseyin’i de yok ederlerse, ya sustururlarsa?

Kızı Barış’ın sesiyle kendine geldi. Sabah olmuştu. Çocuklarıyla kahvaltı yaptı.

O gün okulda ders yılı sonu sınavları vardı.

Okula gitti. Acısını konuşacak kimsesi yoktu.

Eve dönerken kararını verdi; Ankara’ya gidecekti; Hasan Hüseyin’i görecekti. Hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, kim olduğunu bilmediği bir şairin elini tutacak, ona yalnız olmadığını söyleyecekti.

Bir de merakı vardı; kanını tutuşturan sıcaklığı yaratan bu şiirlerin arkasındaki adam kimdi? Hemen o akşam gidecekti, gitmeliydi, yarın geç olabilirdi.

Barış’ı omzuna aldı, Ufuk’un elinden tutup tren istasyonunun yolunu tuttu. Kanatlanmış gibiydi. 5 Haziran sabahı Ankara’daydı.

Ankara kocaman bir kent. Hasan Hüseyin’i nasıl bulacak? Solcu şairi kim bilir; olsa olsa Türkiye İşçi Partililer.

Polise sordu: "TİP Genel Merkezi neredeydi?" Polis tarif etti.

Parti binasından içeri girerken heyecanlıydı, saçlarının dibi, burnunu ucu terliyordu.

Barış kucağında, Ufuk yanındaydı. Partililer bu manzara karşısında şaşırdı. Şairin nerede olduğunu bilemediklerini söylediler.

Tam çıkacakken, adını sonradan öğreneceği şairin yakın arkadaşı Kemal Çiftler ile karşılaşması hayatının yönünü değiştirecekti.

Hasan Hüseyin iki hafta önce Ankara’dan gitmişti. Ne zaman geleceği belli değildi. Azime, tren istasyonunun yolunu tuttu, Uşak’a döndü.

MEKTUPLAR... MEKTUPLAR



Temmuz ayının sonu; 27 Temmuz.

Hasan Hüseyin’den mektup vardı.

"Azime Karabulut merhaba!"

Mektup beş sayfaydı.

"Sana ve senin gibi duyup düşünenlere binlerce selam. Sizlere layık olamamak korkusuyla titrediğimi duyuyorum. Ah, ne iyisiniz, ne yiğitsiniz sizler..."

Azime şaşkındı. Hem mektuba hem de coşkun bir sel gibi akan mektuptaki dizelere. Heyecandan ağladı. Hemen oturup yanıt yazdı. Bir de oğlu ve kızıyla çekilmiş fotoğrafı koydu zarfa. Yanıtı gecikmedi.

Üstelik o da bir fotoğraf göndermişti.

Azime, Hasan Hüseyin’i o fotoğrafta gördü ilk; gür beyaz saçları, basık izlenimi veren burnu...

Heyecandan titriyordu. Yanıtını beklemeden ardı ardına mektuplar yazdı. Hasan Hüseyin de ilgisiz değildi.

Şairin ikinci mektubu "Sevgili Azime" diye başlıyordu.

Üçüncü mektubunun tarihi 7 Ağustos 1963 idi. Şair mektubunu saat 03.00’te kaleme almıştı.

Ve mektup, "Benim Azimem!" diye başlıyordu.

"Seni sevdim, seviyorum. Seni anlayarak seviyorum. Bunu bugün söylüyorum sanma. Ben sevmem böylesi laflar etmeyi. Hele, hiç sevmem mektup yazmayı. Seni seviyorum diyorum, anlıyorsun değil mi? Bu benim için zor bir itiraf...

Sen biraz yarınımsın benim. Biraz değil yarınımsın Azime. Sana Azimem diyorum anlasana! Seni anlayarak seviyorum Azime. Düşün ki yüzünü görmedim daha. Kimseden de sormadım seni. Seni kendi sözlerinle tanıyorum, bir de yolladığın resimden...

Geç mi kaldık? Yoo... Bu da bizim gerçeğimiz."

’SESİNİ DUYMALIYIM’

Şairin son mektubundan sonra Azime bir yol ayrımına geldi. Kaçışı yoktu, koşa koşa polis karakoluna gitti. Telefon sadece karakolda vardı.

Sesini duymak istiyordu sevdiği adamın.

Akis Dergisi’ni aradı; Hasan Hüseyin dergide redaktör olarak çalışıyordu.

20 dakika bekledi telefonun bağlanmasını. Sonunda bağlandı. Kendini su içinde hissetti. Korkuyordu: "Ya sesim çıkmazsa?"

Toparlandı hemen:

Sonunda konuşuyor muyuz, senin sesin mi bu? Evet, benim, ben Hasan Hüseyin Korkmazgil.

Bu kadar sıcak mıydı sesin?

Ufak bir kahkaha sesi. O sıcak gülüş aklını başından aldı Azime’nin.

Ama yine de kontrolü kaybetmek istemiyordu; şiirini, yazdıklarını yıllarca izlemek başka, giderek sevmek de başkaydı, ama...

Evliydi, iki küçük çocuğu vardı ve 30 yaşındaydı.

Şair, "Atla gel, çocuklarını yanına al gel, yeni bir hayat kuralım" diye ısrar ediyordu.

Fısıltıyla "Düşüneceğim" diye telefonu kapattı Azime. Ter içindeydi. Bitkindi. Eve dönerken, gömlek cebindeki şairin fotoğrafını çıkarıp baktı. Ağladı.

Hasan Hüseyin’i sevmekle, şimdiye dek sahip olduğu sevgileri yitirecek miydi? Birkaç gün Azime ne mektup yazdı ne telefon etti.

Şair Hasan Hüseyin ise mektup yazmayı sürdürdü. "Gel" diyordu hep. "Gel birlikte düşünelim."

Azime çocuklarını düşünüyordu. Kocasını düşünüyordu. Anlayabilecek miydiler bu aşkı. Kocası, onuruna yedirip de "Haydi git" diyebilecek miydi? Ya babalar, anneler, akrabalar... Göze almak kolay mıydı, çekip gitmeyi?

Günler boyu kendini kırlara attı. Deliler gibi dolaştı akarsu kıyılarında, pınar başlarında. Ürpererek uyandığı rüyalar gördü. Artık dayanamıyordu. Kararını önce ailesine açmaya karar verdi.

Kardeşleri ilkokul öğretmenleri Necati, Ömer, Mustafa ne olursa olsun yanında olduklarını söylediler. Babası pek sesini çıkarmadı. Annesi, "İnsanın başına kar da yağar, boran da savrulur" dedi. Yüreklendi.

Hemen koşup telgraf çekti sevdiğine: "Geliyoruz!"

İLK KARŞILAŞMA

17 Ağustos 1963.

Ankara Tren İstasyonu.

Azime’nin kalbi duracak gibi. Annelerinin içindeki yangından habersiz çocuklar sevinçliydi, yine Ankara’ya geldikleri için.

Tren istasyona girdi.

Azime’nin yüreği kıpır kıpır; şiir ile başlayıp mektupla devam eden bir sevdanın peşinden koşup Ankara’ya geldiğine inanamıyordu. Üstelik daha yüzünü bile görmemişti sevdiceğinin...

İşte gördü onu Azime; gri kabarık saçları, genç enerjik yüzlü, ince bedenli bir adam telaşla tren vagonlarına bakıyor.

Emindi, "Kesin bu o" dedi içinden.

El sallarken, utanarak seyretti aşkını; ince dal gibi boylu boslu bir adamdı şair.

Azime telaşlıydı, bu kez iki elini de sallamaya başladı. Hah o da gördü işte. Göz göze geldiler.

Tren istasyonunun lokantasına oturdular.

Çocuklar kendi aralarında oynuyordu.

Sessizliği Azime bozdu:

"Yalnız mısın?"

Hasan Hüseyin güldü: "Ara sıra Hollandalı bir kızla..."

Azime’nin yüzü duştu. Şair ekledi: "Hiç canım... Çilli bir kız işte!"

Gün boyu Ankara’yı gezerek sohbet ettiler.

Azime çocuklarla Ulus’taki Buhara Otel’e yerleşti. Sohbetleri sabaha kadar otel lobisinde de sürdü. Ertesi gün yine buluştular. Birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı.

Azime henüz eşinden ayrılmadığı için, o ilk ziyarette Hasan Hüseyin’in elini bile tutmadı.

EVLENİYORLAR

Birkaç gün sonra Uşak’a döndü. Okuldaki görevini sürdürdü. Bu arada zor bir süreç sonunda eşinden boşandı.

Sadece evinde değil, Uşak’ta da sorunlar çıktı. Edebiyat öğretmeninin bir solcu şaire áşık olması, halk arasında yer yer öfkeli çıkışlara neden oldu. O, aşkının arkasında dimdik durdu.

Uşak’ta sorunlarla boğuşurken, 10 Haziran 1964 günü hayatını değiştirecek teklifi aldı. Hasan Hüseyin evlilik teklif etti. Aynı gece çocuklarla yine Ankara’nın yolunu tuttu.

11 Haziran’da Altındağ Evlendirme Memurluğu’nda evlendiler. Törende sadece beş arkadaşları vardı. Azime çocuklarını alıp Ankara’ya yerleşti. Bir yıl sonra oğulları Temmuz doğdu.

Ve Azime, eşi Hasan Hüseyin ve çocukları Ufuk, Barış ve Temmuz ile kirletilmemiş mutlu bir hayat yaşadı.

Azime Korkmazgil’in aşkı bugün hálá ilk günkü heyecanla sürüyor.

 

376 gün yoğun bakımda kaldı

4 Mart 1927 tarihinde Sivas-Gürün’de doğdu.

Annesi Gülşan.

Babası, 1898 doğumlu Nalbantoğlu Şükrü, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’ndeydi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katıldı. İstiklal madalyası vardı. Kurultay İlkokulu’nda hademelik yapıyordu.

Şairin yedi kardeşi vardı.

Tek okuyan sadece o oldu. İlkokulu babasının hademelik yaptığı okulda okudu. Ortaokula gidemedi; Ziraat Bankası şubesinde getir götür işlerinde çalışmaya başladı. 20 Kasım 1979’da öldürülen Dr. Necdet Bulut’un babası bankanın müdürüydü. Hasan Hüseyin’le yakından ilgilendi. Parasız yatılı okul sınavlarına girmesine sebep oldu.

Sınavın yapıldığı Sivas’a gitmek için, komşularından ödünç alınan ayakkabıyla 60 km yolu yürüyerek gitti.

Kazandı, Niğde Ortaokulu ve sonra Adana Erkek Lisesi’nde okudu.

Okulda dünya edebiyat klasikleriyle tanıştı. Şiir yazmaya başladı.

Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirip Türkçe öğretmeni oldu.

K.Maraş-Gökşin’e öğretmen olarak atandı.

Názım Hikmet şiirlerini okuduğu için ihbar edildi; 1951’deki TKP davasına dahil edildi. Üç yıla mahkûm oldu. Bütün kamu hakları elinden alındı. Elbistan ve Nevşehir cezaevlerinde yattı.

Cezaevinden çıktıktan sonra ekmek parası kazanmak için İstanbul’a gitti. Bu kez askere alındı; üniversite mezunu olmasına rağmen er olarak 27 ay askerlik yaptı.

Askerlik dönüşü baba ocağına döndü. Kahvelerde karakalem portre ressamlığı yaparak, tabela boyayarak ve okuryazar olmayan ailelerin askerlik mektuplarını yazarak geçimini sağladı.

Şiirden hiç kopmadı. İlk şiiri 1959’da Dost Dergisi’nde çıktı. Ayrıca yazdığı iki oyun radyoda piyes oldu.

27 Mayıs 1960 askeri hareketinden sonra, "Türkiye artık değişti" diyerek Ankara’ya yerleşti. Akis Dergisi’nde düzeltmen/redaktör olarak çalıştı. Basın-İş Sendikası’nın genel sekreterliğini yaptı.

Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı YÖN ve TİP’in yayın organı Sosyal Adalet Dergisi’nde makaleler yazdı.

İlk kitabı "Kavel" 1963 yılında çıktı. Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandı.

Sadece şiir değil, mizah öyküleri de yazıyordu.

1966 yılında "Kızılırmak" kitabından dolayı yargılandı. Beraat etti.

1968’de Forum Dergisi’ni satın aldı. Ancak dergi uzun ömürlü olamadı.

1969 seçimlerinde Çorum’dan TİP milletvekili adayı oldu. Kazanamadı. Partide "güler yüzlü sosyalizmin" öncüsü Mehmet Ali Aybar’a yakındı.

1973 yılında çıkardığı "Acıyı Bal Eyledik" şiir kitabıyla daha da ünlendi.

Şiirleri Názım Hikmet’in yazdıklarıyla karşılaştırıldı. Názım’a hiç söz söylemedi ama Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı sevmediğini açıkça söylüyordu. Ahmet Muhip Dranas’ın şiirlerini beğeniyordu.

1983 yılında evinde çalışırken beyin kanaması geçirdi. 6 ay hastanede, 6 ay evde yoğun bakımda kaldı.

Yakın arkadaşı beyin cerrahı Dr. Yahya Kanpolat, ilgisini arkadaşından hiç eksik etmedi.

Azime Korkmazgil bir gün bile kocasının başından ayrılmadı.

Ancak kurtarılamadı.

26 Şubat 1984’te hayata gözlerini yumdu.

Mezarı, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’ndadır.

Soner Yalçın...

                           Bu günün anısına

                               Hasan Hüseyin'den

                                 bir şiir

Karıma Altıncı Evlilik Yıldönümü Armağanı

 

silahımsın
başım havalarda gezerim
en yıkık günlerimde bile

atımsın
ölümü çiğnetmedin düşmana
karanlıkta kurşun yağarken üstüme

karımsın
dölümü paylaşan tarlamsın benim
kollarımda uyuttuğum geceler seni
göğsüne sığındığım geceler senin
öfkemi bir tabanca gibi denediğim geceler sende
kulaç atmışcasına Kızılırmak'ta
yorulup düştüğüm geceler senden
ve ilk görüyormuş gibi baktığım gözlerine
kızıltılı sonbaharlar
alabulut yazlar
tren tren yolculuklar

seni ben
ekmek paramız olmadığı günlerde de gördüm, yiğittin.
seni ben
korkunun kara tırnaklı elleri
bileklerime bir hayalet gibi sarıldığı
günlerde de gördüm, yiğittin.
seni ben
zorlayıp o peygamber köşkünün kapılarını
hücreme temiz çamaşır ve sigara ve selam
yolladığın günlerde de gördüm, yiğittin
bir çift ateş karanfil
bir dost kitap
ve bir bardak su gibi beklediğin günler de
oldu
hasta yatağımın başucunda, yiğittin.

soframızda kuşsütü balık yumurtası yoksa da
işçi ellerinin tadı
aydın gözlerinin balı var
ne zaman kekik koksa
gül koksa çamaşırlarım
elma erik ceviz zeytin portakal
anam koksa çamaşırlarım
ucuz çamaşırlarım
ucuz sabunlarda ellerini anımsarım

ellerin
canım karım ellerin
yaban güllerine mısırlara pırnallara değen
ellerin
ellerin
canım karım ellerin
iki taştan bir undan eden ellerin
ve göller bölgesinin gül bahçelerinden
gül toplar gibi haziranda (şafakta)
çetin kitaplardan bal toplayan ellerin

canına okumuşlar ekmeğimizin
zincire yatırmışlar delikanlı günlerimizi
kan etmişler ellerimizi düşlerimizi
canım gülüm
kan

gayri bize ölüm yok

kavgayı
şiiri
ve seni çok seviyorum.
 

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Yurdum Benim Şahdamarım

5/6/2008 · Kategori: Siir Yazilari

YURDUM BENİM ŞAHDAMARIM

Engereğin dişlerine işledim,
Ağu dişlerine
Oluklu, çentik...
Ve vurgun,
Gözleri bir çift cehennem
Burnuna kan tütmüş
Pars bıyığına...
Dağın pulat yüreğine işledim,
Şimşeğin masmavi usturasına
Sevdanı usul-usul
Sevdanı mısra-mısra
Lo ben seni hapislerde sevmişim,
Ben seni sürgünlerde.
Yurdum benim şahdamarım...

Yücende buzul
Ve kar,
Maviş dağ tavşanları
Gün vuranda alaran
Zemheri yılanları
Ve yahut bir hışımla
Öyle çakılan
Sonsuzluğun yakışığı kartallar.
...........
Başım gözüm üstünesin
Suskum, avazım üstüne...
Adından başka silah
Yazgından başka günah
Daha yazmamış
Hiçbir gizli dosyada
Hiçbir açık kitapta.

Peşinde azgınları
Kanlı paranın
Yani Doların itleri,
Altın, Sterlin kurtları
Ve petrol Nemrutları
Ve kurşun Yezitleri...

....................
....................
Kaçgunda, kaçakta
Can havlindesin...
Ve çocuk ölüleri
Parçalanmışlar
Daha süt kokuyorlar
Ve anne ölüleri
İncecikten, gencecikten
Açık hepsinin gözleri.
Halkım benim
Askıda çığ...

 
AHMED ARİF

 

Şiir, Refik Durbaş'ın "Ahmed Arif Anlatıyor: KALBİM DİNAMİT KUYUSU" adlı kitabından alınmıştır.

Ahmed Arif: 21 Nisan 1927 tarihinde Diyarbakır'da doğdu, 2 Haziran 1991 tarihinde Ankara'da öldü. Asıl adı Ahmed Önal' dır. Ortaöğrenimini Afyon Lisesi'nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisi iken Türk Ceza Yasası'nın (T.C.K.) 141. ve 142. maddelerine aykırı davranmak savıyla (1950, 1952-1953) iki kez tutuklandı, yargılandı ve 2 yıl hüküm giydi. Cezaevi günleri sona erince Ankara'daki Medeniyet, Öncü ve Halkçı gibi gazeteler ve dergilerde teknik işlerle uğraşarak yaşamını kazandı.

Şiirleri Beraber, İnkılâpçı Gençlik, Meydan, Militan, Kaynak, Seçilmiş Hikâyeler, Soyut, Yeni a, Yeni Ufuklar, Yeryüzü dergilerinde yayımlandı. Toplumcu gerçekçi şiirimizin ustalarındandır. Yaşadığı coğrafyanın duyarlılığı ve halk kaynağındaki sesini hiç yitirmeden, lirik, epik ve koçaklama tarzını kusursuz bir kurguyla kullanarak, özgün, tutkulu, müthiş ezgili çağdaş şiirler yazdı.

                             *****************************************

 

YURDUM BENİM ŞAHDAMARIM

Enver Topaloğlu
Varlık, Kasım 2003

Yurdum Benim Şahdamarım
Ahmed Arif şiirini sevenler için olduğu kadar şiirimizi değişik amaçlarla takip edenler için de önemli bulduğum, kesinlikle ilgilenmesi gerektiğini düşündüğüm, sevindirici ve coşkuyla karşılanması gereken bir gelişme... Everest Yayınları şairin daha önce kitap olarak bir araya getirilmemiş şiirlerini Yurdum Benim Şahdamarım adıyla yayımladı. Kitabın sonunda Veysel Öngören'in söyleşisi, Metin Demirtaş'ın bir anısı ve Adnan Binyazar'ın şairin ölümü üzerine yayımlanmış değerlendirme yazıları da yer alıyor. Kanımca şairin yeni kitabı şiir çevrelerince sürpriz olmayan, ama önemi ve değeri tartışılmayacak bir armağan sayılacaktır. Benim için öyle oldu. Şairin yeni kitabı (bu yeni sözcüğünü tırnak içinde yazmak gerekir mi) sunduğu şiir ziyafetinin yanı sıra Türkçede şiiri şiir, şairi şair yapan özellikleri taşıyan adıyla ilgili düşüncelerimi gözden geçirmemi, görüşümü zenginleştirmemi sağladı. Sonra...

Bana bir şairi bir başka şairin dizeleriyle göstermesi ilginç gelir. Onun için belki de ötekilerin her türlü tanımından daha önemli sayarım bir şairin bir başka şaire yaklaşımını, bakışını. O bakışta şaire mahsus bir sihir duyumsarım. Cemal Süreya'nınki gibi: "Bir şair: Ahmed Arif
Toplar dağların rüzgârlarını
Dağıtır çocuklara erken"

Ahmed Arif dilinin kıymetini bilmiş, onun gereğini hassasiyetle, örnek olacak bir tutumla yerine getirmiş bir şair. Öyle ki bir dilin kıyısında anadilini yaşarcasına var olmuştur. Anadili kadar duru ve yalın kullanabilmiştir. Dili böylesine güçlü ve sağlam bir şair olmak şiirini bayraklaştırmıştır. Adındaki son harfin anadiliyle kültür dili arasındaki uzaklığa işaret ettiği söylenebilir mi?.. Ne denirse denilsin şu bir gerçek ki Türkçeye sevdalı bir Kürt şair olarak şiirimizde anıtlaştı. Ahmed Arif ve şiirleriyle ilgili öne sürülecek her türlü sav Türkçenin bütün bir şiir birikimini de ilgilendirir...

Ahmed Arif'in şiiriyle ilgili yazılmış birçok deneme, inceleme, söyleşi vardır. Bu yazılardan çıkan sonuç, onun solgun bir halkın onurlu şairi olduğudur. Hasretinden Prangalar Eskittim kitabında yer alan Cemal Süreya'nın yazısında, Ahmet Oktay'ın Karanfil ve Pranga kitabında olduğu gibi...

Şiirlerin dergilerde yayımlandığı tarihlerden yıllar sonra kitaplaşması ve tek kitap dışında şairin suskun kalması şiirdeki yerinin zayıflamasına yol açmamıştır. Tek kitabıyla, daimi şiir okurunun yanı sıra, yolu kısa bir an için şiire düşmüşlerin de buluşur buluşmaz en sevdiği şair olmuştur. Hasretinden Prangalar Eskittim kitabının baskı adedi buna kanıt gösterilebilir. Bir şiir kitabının tirajının meşru ve gayri meşru baskılarla ulaşabileceği en üst rakama ulaşması küçümsenmesi imkânsız ve derslerle dolu bir başarıdır. Peki evindeki kitaplıkta şairin adı deyimleşen bu kitabını bulundurmayan kaç kişi vardır, var mıdır? Okurun ilgisi, sevgisi karşılıksız değildir:

"Ne alnımızda bir ayıp
Ne koltuk altında
Saklı haçımız.
Biz bu halkı sevdik
Ve bu ülkeyi.
İşte bağışlanmaz
Korkunç suçumuz..."

Hanidir varlığı bilinen fakat bir araya toplanmayan şiirlerin kitaplaşmasında sevindirici çok şey var elbet... Belki yıllardır bekleyenleri bile vardır bu şiirlerin. Böylece yüzleri gülmüştür artık. Nihayet tek tük orda burada okudukları şiirlerin kitaplaşmasıyla içleri rahat etmiştir. Haksızlığa, zulme başkaldırının onurlu, gürlek, dupduru diliyle, sevdanın keskin ve hassas kelimeleriyle yazılmış dizelerin okunacağı bu sonbahar ve belki kış çok şiirli geçecek. Geçmeli...

Otobüslerde, trenlerde, vapurlarda, tramvaylarda, "varoşların sorumlu sıkıntılı araştırıcı gençliği"nin ev içi sığınaklarında, öğrenci yatakhanelerinde, bekâr odalarında, deniz kenarında, parkta çay içerken, şarap yudumlarken... Şiir okunan her mekânda, her ortamda Yurdum Benim Şahdamarım kitabı açık olacak... Açık olmalı... Yunus Emre, Pir Sultan ve ille de Dadaloğlu, sesiyle, duygularıyla, düşünceleriyle aramıza dönsün, yüreklerimizi ateşlesin yeniden... Ahmed Arif'in şiirleri okuruna bu daveti sunar. Yurdum Benim Şahdamarım da bu davet için yeni bir imkân... bu davet barışa olduğu kadar şiire de ihtiyacımızın olduğu bugünlerde geri çevrilebilir mi? Kitaplığınızdaki ve belleğinizdeki Hasretinden Prangalar Eskittim şiirlerinin yanına Yurdum Benim Şahdamarım'ı da koyun... İlk kitabın ilk şiiri Sevdan Beni'yle başlayıp iki kitabı birlikte okuyun... Varlık, Kasım 2003

 

Yurdum Benim Şahdamarım

Ahmed Arif'in şiirleri, ezilmiş bir halka yaslanan, bu yüzden kendisi de son derece hırpalanmış bir insanın içten gelen haykırışları gibi karşılanıyor. Oysa, şiir söylemi, çok duyarlı bir mantığın ürünü gibi görünüyor.

MEHMET YALÇIN

Ahmed Arif , ozanlık imgesinin görkemi oranında fazla şiir yayımlamış değil. Kendine saklamak için bile olsa, gerçekten daha fazla yazmamış olabilir mi, diye düşünüyorum, çünkü oğlu Filinta Önal 'ın belirttiğine göre, o, ''kendince yeterli ve gerekli bir süre şiirlerini zihninde ve yüreğinde damıtır, sonra kaleme alırdı.(...) Bunlardan dilimizde ve yüreğimizde yalnızca zaman zaman dost meclislerinde paylaştığı, çeşitli söyleşilerde okuduğu bazı şiirleri kaldı.''
Filinta Önal, bu satırları Ahmet Arif'in ( Hasretinden Prangalar Eskittim 'den sonra yayımlanan) ikinci şiir kitabı Yurdum Benim Şahdamarım 'ın Sunuş'unda yazıyor.(*) Burada konu etmek istediğim şu: Ahmed Arif az şiir yayımlamış, ama çok tanınmış bir ozanımızdır; iki kitabında toplam yirmi beş şiir! Oysa kimileri çok yazdığı için tanınıyor, kimileri de çok yazmış olmasına karşın yeterince tanınmıyor.
Az yazan bir ozan
Ahmed Arif şiirinin özgül niteliğini yaratan başlıca nedeni, bu 'tutumlu' davranışına mı bağlamalı, yoksa (şiir dışı) kimi yan ölçülere mi? Sözgelimi, onun yazdığı betikler, toplumculukla ya da ''Diyarbakır'' bağlantılı kimliğinin çağrıştırdığı yandaş ya da karşıt önyargılarla bilmeden, şiir dışı bir söylem türüne indirgenebilir. Ama olay kişisel duygu ve tepkilerden kaynaklanıyor olsaydı, Ahmed Arif'i bir tür otomatik şiir makinesi sayabilir, niçin daha çok şiir yazmadığı konusunda eleştirebilirdik... Gerçekten de onun şiirleri, ilk okumada, ezilmiş bir halka yaslanan, bu yüzden kendisi de son derece hırpalanmış bir insanın içten gelen haykırışları gibi karşılanıyor. Ama durum öyle değil gibi: Siyasal çıkışları ya da duygusal tepkileri onu şiir yazmaya iten temel bir gerekçe sayılsa da ortaya koyduğu şiir söylemi, çok duyarlı bir mantığın ürünü gibi görünüyor; üstüne üstüne gittikçe, çok iyi hesaplanmış oluşumlar içerdiğini ayırt ediyorsunuz. Rastlantı bu ya ben de İzmir'de yayımlanan şiir dergisi Dize için birkaç kısa yazıda ''Ahmed Arif'in dizeler'' ini, yüzeysel de olsa incelemeye başlamıştım (Bu yazıların ilki Ocak 2004'te çıktı, arkası da gelecek).
Derken Cumhuriyet'te, şimdi söz konusu ettiğim ikinci kitabının yayımlandığını öğrendim. Nâzım Hikmet gibi, Can Yücel gibi, birer siyasal kişilik olarak da toplumda öne çıkmış ozanların şiirini incelemekte yıllardır çok duraksadım.
Şiirin oluşma gizemi
Genel olarak ozanların iyi ya da kötü, az ya da çok şiir yazmalarının nedenlerini, içinde bulundukları tinsel ve toplumsal koşullarda araştırmak, bir şiir kuramının amacı dışındadır. Asıl incelenmesi gereken şey, şiirsel söylemin kendisidir...
Ama hiç değilse, biraz mantık, biraz da gözlem sonucu olarak denilebilir ki, bir sanat yapıtı, çok duyarlı bir ''işlem'' in ürünü gibi göründüğünden, olabildiğince daha çok değil, daha az üretmeyi gerektirir. Ama işin gerçeğinde, bir sanatın, sanatçı benliğindeki üretim süreci, bir gizemdir; belki de kendisi bile bunu açıklamakta zorlanabilir. Sayın Filinta Önal'ı, bu büyük ozanın kalan şiirlerini de bizlere sunduğu için kutluyor ve kendisine içten teşekkür ediyorum.
Ahmed Arif'i

 

*********************************************************************************

 

Asi dağları söyleyen şair Ahmed Arif

Belinde Diyarbekir kuşağı
Zulasında kimbilir hangi hınç, hangi mısra
Yürür namus bildiği yolda...
Yürür yine de yalınayak ve
ayakları yanarak.

-------------------------------------------------------------------------------------

Şerif Karataş

Onu Diyarbekir Kalesi’nden bizlere yazdığı notlardan biliyoruz. İsmi ile Diyarbekir’le bütünleşen şair Ahmed Arif. Haziranın sıcaklığını hissetirmeye başladığında aramızdan ayrıldı...

21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da doğdu. Asıl adı Arif Ünal’dır. Ortaöğretimini Afyon Lisesi’nde tamamlayan Arif, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde felsefe bölümünde okuyordu. Eğitim gördügü sırada Ceza Yasası’nın 141. ve 142. maddelerine aykırı eylemlerde bulunduğu ileri sürülerek, iki kere tutuklandı. 1950 ila 1953 yılları arasında tutuklu bulunduğu için öğrenimini tamamlayamadı.
Daha sonra Ankara gazetelerinde çalışmaya başladı. Yazdığı şiirleri 1944-1955 yıllarında çeşitli dergilerde yayımlandı. 1967 yılında Aynur Hanım’la evlendi. Filinta adında bir çocuk babası olan Arif’in ilk ve tek şiir kitabı olan “Hasretinden Prangalar Eskittim” 1968 yılında yayımlandı. Arif, 2 Haziran 1991 yılında yaşama veda etti. Şiirleriyle içimizde bıraktığı sıcaklığı haziran sıcaklığıyla ölümsüzlüğe bırakarak yoluna devam etti.

Eskimeyen şiirler....
Yazdığı tek şiir kitabı ile yaşadığı kentin ve bölgenin sıkıntılarını toplumcu bir bakışla şiirlerine yansıttı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayanların başta Kürtler olmak üzere sesi oldu. Onları şiirleri ile dünyaya tanıttı. Sade dili sayesinde şiirleri, kısa sürede toplum tarafından sevildi.
Cemal Süreya, Ahmed Arif’in şiirini şu biçimde tanımlar: “Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım
Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet’in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair
arasında büyük ayrılıklar vardır. Nâzım Hikmet şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük
düzlüklerden. Ovadan akan ‘büyük ve bereketli bir ırmak’ gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları
söylüyor. Uyrukluk tanımayan. Yaşsız dağları, ‘asi’ dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri.
Daha deniz görmemiş çocuklara adanmıştır.”
Kendi deyişle insanlar Ahmed Arif’in şiirlerini “He kurban he” diyerek benimsedi. O şiirlerinde 1945-50’li yıllarda bölgede yaşananları anlattı bizlere. Ama bugün de bu gerçekler hâlâ karşımızda duruyor. Bir tarafta kimliklerini isterlerken bir tarafta açlık ve yoksullukla hâlâ boğuşuyorlar. Bugün hâlâ yaşananları, Ahmed Arif’in dizelerinde bulmak mümkün.
Eskimeyen dizeler
O, şiirlerinde insanların dertlerinin ve sıkıntılarının yanında onların yaşamlarını da bütün yönleri ile ele aldı. İnsanların sevdalarını da işledi şiirlerinde. Her şiirinde yaşama dair bir kesit sunuyor. Ve bugüne kadar üstad hakkında çok şey yazıldı. Ama onu bize en iyi, yine şiirleri anlatıyor. O, toplumun ve kendisinin yaşadıklarını hep şiirlerine konu etti. Ve onun içindir ki şiirleri eskimiyor.
Veysel Öngören’in Mart 1970 yılında Ankara Birliği Dergisi için yaptığı söyleşide sorulara verdiği cevaplar arasındaki şu sözler, içinde doğduğu kültüre dikkat çekiyor: “...’Alkışa karşı dayanıklı olmak’ önce bir yetişme ve eğitim sorunudur. Hem devrimci töreye, hem bizim aşiret töresine göre bir yiğit, alkışa tutkun olamaz. Eh yiğitlik raconu bu olunca bize de buna uymak düşer.”

--------------------------------------------------------------------------------
33 KURŞUN VE MUĞLALI
Ahmed Arif’in yaşadığı toprakları ve o topraklardaki hayatı şiire yansıtmadaki başarısı konusundaki en iyi örneği “Otuz Üç Kurşun”dur. Şiir, tarihe geçmiş olan “Özalp Olayı” ya da “Muğlalı Olayı” nı işler. 30 Temmuz 1943 tarihinde, Van’ın Özalp ilçesinde 32 insan, III. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın buyruğuyla, yargısız olarak kurşuna dizilirler. Bugün Muğlalı adının aynı ilçedeki askeri kışlaya verilmesi de trajedinin bugün de süren boyutu.
Ahmed Arif, “33 Kurşun” olayı ile ilgili haberi okuyunca, şiiri bir ağıt olarak tasarlamıştı. O zaman yayımlamayı düşünmediği “33 Kurşun” elden ele kısa sürede yayıldı. Bu şiirde şöyle sesleniyordu Ahmed Arif:

“Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fukaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayri eşkıyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına...”


02.06.2004
Evrensel Gazetesi


''En güzel savas, insanin kendi öz varligi ve tutkularina karsi giristigi ugrastir.''

 

****************************************************************************

 

Oğlu Filinta Önal, ölümünün 13. yılında babası ünlü şair anlattı
Şiiri önce kafasında yazardı
Karakteri sertti. Peki bu nereden geliyor? Yaşadıklarından tabii... Genç birini şiir yazdı diye içeri atıp işkenceden geçirirseniz böyle bir sertlik olur tabii ki... Ama bir çocuk ruhuna da sahipti babam. Yoksa bu saf şiirleri nasıl yazardı ki... Ailesinden ve dostlarından bu ruhunu asla esirgemedi.
NİHAT AKKAYA
ANKARA - ''33 Kurşun'' da geçer ''Filinta'' sözcüğü... Kısa, beş kurşunlu, Fransız yapımı bir tüfektir aslında... Ama oğluna bu ismi koymasının nedeni bu anlamı değil Ahmed Arif 'in. Çünkü Filinta'nın bir anlamı daha var: Yakışıklı, uzun, selvi boylu delikanlılara denir. Bu nedenle bu ismi seçmiş Arif. 40 yaşında evlat sahibi olmuş. Hem de istediği gibi bir evlat: Yakışıklı, uzun, selvi boylu bir delikanlı: Filinta Önal .
Önal bize Ahmed Arif'in 13. ölüm yıldönümünde babasını anlattı. ''Ben iki yaşımdayken dışarıdan prim ödeyerek emekli olmuş babam. Annem o zamanlar çalışıyormuş. Ölümüne kadar birlikte olduğum için arkadaş gibiydim babamla'' diyor Önal. Babasının gençlik yıllarında yazdığı şiirleri, ''Yurdum Benim Şahdamarım'' adlı kitabında topladı. Heykeltraş olan Önal babasının Diyarbakır'daki büstünü yapmış. Niyeti aslında bir anıt heykel yapmakmış. 40 yaşındaki babasının şiir yazarkenki genç haliyle ama... Ve şiirlerindeki bazı imgelere yer vermeyi arzulamış: Prangaya ya da bir yeşil soğana... ''Ama heykel maliyetli bir iş'' diyor Önal, ''Bronzdan dökümü ile sadece bir büstünü yapabildim''.
Çağdaşları Ahmed Arif'i anlatırken hep öfkeli yanına vurgu yaparlar. Önal ise bunu şöyle anlatıyor:
''Doğrudur. Öfkeliydi babam... Haksızlığa karşı tahammülü yoktu. Hani dostuna dost, düşmanına düşman diye bir söz vardır ya... İşte bu sözün hakkını veren bir insandı. Karakteri sertti. Peki bu nerden geliyor? Yaşadıklarından tabii... Genç birini şiir yazdı diye içeri atıp işkenceden geçirirseniz böyle bir sertlik olur tabii ki... Ama bir çocuk ruhuna da sahipti babam. Yoksa bu saf şiirleri nasıl yazardı ki... Ailesinden ve dostlarından bu ruhunu asla esirgemedi.''
Şiiri zihninde bitiren namus işçisi
Pek not tutmayan bir ozanmış Ahmed Arif. Şiirini önce zihninde bitirir, sonra kâğıda dökermiş... ''Tam anlamıyla içime sinmeden halkımın karşısına çıkarmam şiirimi'' dermiş hep. ''Peki, az mı yazıyordu yoksa?'' diye sorduk Önal'a:
''Aslında sürekli kafasının içinde yazıyordu. Sürekli meşgul oluyordu şiirle. Ama bunları kaleme kâğıda pek aktarmıyordu. Çünkü 'Daha bitmedi, önce bir aklımda bitsin, ondan sonra yazarım' derdi. Bir de şunu düşünüyorum hep: Gençliğinde yazdığı bazı şiirler arkadaşlarının evinden çıkıyor ve sonra onların başı belaya giriyor. Sadece kendisi değil sevdikleri de acı çekiyor bu yüzden. Acaba bununla ilgili bir şey mi bilmiyorum. Ama bunu babama sorduğumda bana pek bir şey dememişti.''
İkinci kitabı ile birlikte öldü
İkinci şiir kitabını yazamadı Ahmed Arif bu nedenle. Bir hafta daha yaşasaydı kaleme alacak ve hatta yeni şiirlerini bir kasete söyleyecekti ilkinde olduğu gibi. Önal, aslında annesi ile birlikte çok ısrar etmiş yazması için Ahmed Arif'e... Filinta Önal sözlerini şöyle sürdürüyor:
''Onu tanıyanlar bilir, çoğu şiirleri aklındaydı. Bir hafta daha yaşasaydı İstanbul'a gidecek, hem kasete söyleyecek, hem de şiirlerini yayınevi kaleme alacaktı. Hatta bir ara yaz demiştik annemle birlikte. Onlar sonra kaleme alır, biz bir görelim demiştik. 'Haftaya yazarım oğlum' dedi. Ama olmadı. Kalp krizinden öldü. İkinci kitap onun kafasında gitti. Ben de kütüphanelerden, elimizde olanlardan bulabildiğim kadarıyla yeni kitapta topladım onları. Aslında bir vefa borcuydu...''
Odabaşı'nın emeği...
Ahmed Arif'in ilk kitabına yazdığı yazıdan sonra, ikinci kitabın çıkmasında da yardımları olmuş şair Yılmaz Odabaşı 'nın. Önal, ''Yayınevini bulmamda o bana yardımcı oldu. Emeği çok büyük. İkinci bir kitap hazırlamak istiyorum dedim, 'Bana da göster, ben de bakayım' dedi. Bir edebiyatçı gözü ile bakmasının çok yararı oldu'' diye konuştu. Önal, Ahmed Arif'in şiirlerini yabancı dillere de kazandırmak için uğraşıyor. Yıldırım Dağyeli ile Almanca çevirisi yapılacak Ahmed Arif şiirlerinin. İngilizce ve Fransızca çevirileri için de çalışmalar sürüyor.

Orhan Kemal ve Nâzım Hikmet Yaşıyor, Yaşayacak!

5/6/2008 · Kategori: Siir Yazilari

05/06/2008
Dünyanın dört bir yanında Nâzım anıldı
Türkçe’nin büyük şairi Nâzım Hikmet, dünyanın dört bir yanında düzenlenen etkinliklerle anıldı. 3 Haziran 1963’te hayata gözlerini kapayan şairin hâlâ şiirleriyle yaşadığı vurgulandı.

Türkçe’nin büyük şairi Nâzım Hikmet, dünyanın dört bir yanında düzenlenen etkinliklerle anıldı. 3 Haziran 1963’te hayata gözlerini kapayan şairin hâlâ şiirleriyle yaşadığı vurgulandı.
Nâzım Hikmet için ölümünün 45’inci yıl dönümünde ilk düzenlenen törenlerden biri, Moskova’da mezarı başında yapıldı. Rus-Türk Araştırmalar Merkezinin düzenlediği törene gazeteci Nebil Özgentürk, sanatçı Zeliha Berksoy ve Türk-Rus İşadamları Derneği (RTİB) Başkanı Ali İhsan Akıskalıoğlu ile Moskova’da yaşayan Türk vatandaşları katıldı.
Berksoy’un Nâzım’ın mezarı başında bir şiir okumasının ardından, Özgentürk ve Akıskalıoğlu, birer konuşma yaptılar. Türkiye’den anma törenine gelen iki genç, Anadolu’dan getirdikleri toprağı Nâzım’ın mezarına serptiler ve toprağı yine Türkiye’den getirdikleri bir şişe suyla suladılar.
İstanbul Barosu Kültür ve Sanat Komisyonunca düzenlenen etkinlik ise, Orhan Apaydın Konferans Salonu’nda yapıldı. Program, şairin kendi sesiyle okuduğu şiirleri ile çeşitli sanatçılar tarafından bestelenen şarkılarının slayt gösterisi eşliğinde seslendirilmesiyle başladı. Etkinlikte, Simurg Tiyatro Topluluğu ve ilköğretim öğrencilerinin oluşturduğu grup şairin şiirlerini seslendirdi.
Baro Kültür ve Sanat Komisyonu Başkanı Ömer Yasa, Nâzım Hikmet’i ölümünün yıl dönümünde saygıyla andıklarını belirtti. Şair ve yazar Sennur Sezer, Nâzım Hikmet’in “işçi sınıfının yenilmez çocuğu” olduğunu belirterek, “Nâzım doğmasaydı insan yanımız eksik kalacaktı. Hepimiz onunla umudumuzu koruyoruz” dedi.
Etkinliğe sanatçılar Halil Ergün, Ali Taygun, Bilgesu Erenus, Ayşe Emel Mesci, Nevzat Çelik ve vatandaşlar katıldı.
Yasaklamaya karşı gece
3 Haziran akşamı, İstanbul Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde ‘Bizden ya-saklanan Nâzım’ adlı bir etkinlik gerçekleştirildi. Bugüne dek Nâzım Hikmet’in pek bilinmeyen şiirlerinden ve eserlerinden örnekler verilen gecede usta şaire ait bestelenmiş eserlere de yer verildi. Sezai Sarıoğlu, Aynur Uluç, Seyhan Karakaş, Berna Anıl, Mehmet Tekirdağ, Nevzat Karakış ve Mahir Karayazı’nın yer aldığı gecede Nâzım Hikmet’in hayatına dair pek çok anekdota da yer verildi. Gecede Nâzım Hikmet’ten şiirler okuyan Sezai Sarıoğlu, Nâzım Hikmet’i sizlere unutturmaya çalışanlara karşı böyle bir gece düzenlediklerini ifade etti.
Manisa’da, Yeni Kuşak Köy Enstitülüleri Derneği Manisa Şubesi Nâzım Hikmet’i andı. Manisa Birlik Barış Alanı Öncü Tiyatro’da yapılan etkinlik, Yeni Kuşak Köy Enstitülüleri Derneği genel Başkanı Kemal Kocabaş ve Manisa Şube Başkanı Gülabi Özcan’ın Yaptıkları konuşmanın ardından, şairin “Yaşamaya Dair” adlı şiirinin okunmasıyla başlandı. Asım Gönen, Refik Uğur ve Ferhat İşlek Kuvâyi Milliye Destanını seslendirdiler, İrfan Ünal yazar ve şairlere sazı ile eşlik etti.
Eskişehir’in Seyitgazi ilçesine bağlı Doğançayır beldesinde her yıl düzenli olarak yapılan ve artık gelenekselleşen “Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Etkinlikleri”nin bu yıl sekizincisi yapılıyor. Yapılan basın açıklamasıyla, 7 Haziran’a kadar sürecek olan etkinliğin programını açıklayan Doğançayır Belediye Başkanı Kemal Ulukoca, tüm Eskişehir halkını etkinliklere davet etti. Her yıl Haziran ayının ilk haftası yapılan etkinliklerde; bu yıl paneller, müzik dinletileri, şenlikler ve anma töreni yer alıyor. Programda yarın akşam “Nâzım’ın şiiri ve gençlik hareketi” paneli sunulacak. Taşbaşı Kültür Merkezinde yapılacak olan panele, konuşmacı olarak, Filistin’den Halid Ebu Halid ve Suriye’den Ali Aklearsan katılıyorlar. 7 Haziran Cumartesi günü ise; Doğançayır Beldesi’nde “Nâzım Hikmet ve Kuvva-i Milliye Şehitlerini anma Töreni”nin yapılacağı etkinlik, geceye kadar süren şenliklerle sona erecek. (KÜLTÜR SERVİSİ)

***********************************************************

  <****** language=JavaScript1.2> //Random ****** content- © Dynamic Drive (www.dynamicdrive.com) //For full source code, and Terms Of use, visit http://dynamicdrive.com //This credit MUST stay intact for use var ie=document.all&&navigator.userAgent.indexOf("Opera")==-1 var dom=document.getElementById&&navigator.userAgent.indexOf("Opera")==-1 //Specify ****** display attributes var ******props='width=350 height=280 marginwidth="0" marginheight="0" hspace="0" vspace="0" frameborder="0" scrolling="no"' //Specify random URLs to display inside ****** var randomcontent=new Array() randomcontent[0]="/images/main1.htm" randomcontent[1]="/images/main2.htm" randomcontent[2]="/images/main3.htm" randomcontent[3]="/images/main4.htm" randomcontent[4]="/images/main5.htm" randomcontent[5]="/images/main6.htm" randomcontent[6]="/images/main7.htm" randomcontent[6]="/images/main8.htm" randomcontent[6]="/images/main9.htm" randomcontent[6]="/images/main10.htm" randomcontent[6]="/images/main11.htm" randomcontent[6]="/images/main12.htm" randomcontent[6]="/images/main13.htm" //No need to edit after here if (ie||dom) document.write('<****** id="dynstuff" src="" '+******props+'>') ******** random_******(){ if (ie||dom){ var ******obj=document.getElementById? document.getElementById("dynstuff") : document.all.dynstuff ******obj.src=randomcontent[Math.floor(Math.random()*randomcontent.length)] } } window.onload=random_****** <****** id=dynstuff marginWidth=0 marginHeight=0 src="/images/main13.htm" frameBorder=0 width=350 scrolling=no height=280>  

O... 94 YAŞINDA... YAPITLARIYLA ARAMIZDA...!

Orhan Kemal ve Nâzım Hikmet yaşıyor, yaşayacak!
Tahir Şilkan
Ölüm yıl dönümlerini geride bıraktığımız edebiyatın iki usta ismi; Orhan Kemal ve Nâzım Hikmet, cezaevi arkadaşı, usta-çırak ve iki yakın dosttu

2 Haziran işçi ve emekçilerin yazarı Orhan Kemal’in, 3 Haziran ise edebiyatımızın en büyük ustası Nâzım Hikmet’in ölüm yıl dönümü. Orhan Kemal’in kendi tanımıyla “Gerçek öğretmenim, ustam” dediği Nâzım Hikmet’in ölümünden 7 yıl sonra (birkaç saat farkla) aynı tarihte yaşamını yitirmiştir.
Orhan Kemal’in ve Nâzım Hikmet’in dostluğu 1940 yılında Bursa Cezaevi’nde kurulmuştur.
Orhan Kemal, 1969 yılında yazdığı “Yaşam ve Sanat Serüvenim” başlıklı yazıda, Nâzım Hikmet’i yayımlanmış çok etkin kitaplarından tanıdığını, Niğde’de askerlik yaparken talim aralarında ve hafta sonları Niğde şehrindeki içkili yerlerde şiirlerini yüksek sesle okuduğunu, karşı çıkanlarla tartıştığını ve tartıştıkları arasında yer alan siyasi sivil polislerin ihbarıyla askeri mahkemeye verildiğini ve 5 yıl ağır hapse mahkum edilerek cezaevine yollandığını ve bir-bir buçuk yıl sonra Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet’le tanıştığını anlatır.
“...Müthiş bir heyecan içindeydim. Defterler arası şiirlerimi ona gösterdim. Beğenmedi. Haklıydı. Bu şiirlerin hemen hepsi, şu ya da bu şairin etkisi altında yazılmıştı. İlk doğru dürüst edebiyat ve sanat kültürünü Nâzım’dan alıyordum. Bu kez Nâzım’ı tıpatıp taklite başlamıştım. Kızıyor, bundan kurtulmamı istiyordu ama ben bir şiir hastasıydım, mutlaka yazmalıydım...
...Bir gün çok eskiden yazdığım, bir kıyıda unuttuğum bir romanımı bulur. Okur, yer yer çok beğenir. Koşa koşa geldi. ‘Bunları sen mi yazdın?’ dedi. Korkarak ‘evet’ dedim. Dehşetli bir sevinçle ‘Aman kardeşim, bırak şiiri. Hikaye yaz, roman yaz’ dedi.
Bana Fransız, Rus, İtalyan hikaye ve romancılarının kitaplarını buldurdu. Okudum, bu suretle gerçekçi yolu kendime seçtim. Hikayeler yazıyordum artık. Nâzım yazdıklarımı sabırla dinliyor ve eleştiriyordu. Öyle an geldi ki Nâzım Hikmet’e gerek kalmadı. Çünkü bol ve zengin yaşantım vardı. Edebiyatımıza hiç girmemiş ‘fabrika’yı gayet iyi biliyordum. İşçilerin hayatı yabancı değildi. Konularımı buradan alınca ve aldığım konuları kendime has biçimde işleyip yayımlayınca üne kavuştum...”
Nâzım Hikmet, Orhan Kemal’e cezaevinde yaptığı öğretmenliği çıktıktan sonra da sürdürür. Mektuplarla her hikayesi üzerine düşüncesini yazmanın yanı sıra edebi eleştirilerinden başka, imla kuralları, dil bilgisi gibi teknik yöndeki eleştirilerini de sıralar. Sürekli yazmasını, Fransızcayı ihmal etmemesini öğütler.
Nâzım Hikmet, Orhan Kemal’i “iyi arkadaş, dost, mükemmel kardeş ve yaşatmasını bilen insan” olarak tanımlar. “Sen kafamın içinde pırıl pırıl insansın” diye tanımlar. Nâzım Hikmet, Orhan Kemal’e yazdığı bir mektupla, “Burda ressam berber İbrahim vardı ya resmi inanılmayacak, akla sığmayacak kadar ilerletti, çok gurur duyuyorum” diye yazar ve ekler:
“Büyük Türk halkı, nasıl bütün dünya halkları gibi yaratıcıdır ve nasıl sevilmeye, hayran olunmaya değer ve uğrunda gebermek en önemsiz iştir. Çalışmak lazım, yaşamak ve çalışmak ve dövüşmek.”
Orhan Kemal, ustası ve öğretmeni Nâzım Hikmet’in “Ben senin memleketimin en büyük muharrirlerinden biri olacağına eminim... İnsanların birçok taraflarını doğru olarak değerlendirmekte çok yanılmışımdır. Yanılmadığım bir şey varsa o da, bir insandaki sanat kabiliyetidir. Sende sanatkar yapısı, soluğu mükemmeldir. Sana doludizgin güveniyorum...” sözlerini boşa çıkarmamış ve edebiyatımıza önemli eserler vermiştir.
Bereketli Topraklar Üzerinde, 72. Koğuş, Murtaza, Gurbet Kuşları, Eskici ve Oğulları, Müfettişler, Ekmek Kavgası Grev, Kardeş Payı, Önce Ekmek gibi eserleri ile edebiyatımızda yer almıştır.
Nâzım Hikmet ise yüzyıllar boyunca unutulmayacak eserlerinin yanı sıra eleştirileri, destekleri ve öğretmenliğiyle ülkemiz ve dünya edebiyatına kattığı yeni değerlerle de unutulmayacaktır.

 

ORHAN KEMAL  

Ödüller 

          İlki 1972’de verilen (Yılmaz Güney, Boynu Bükük Öldüler ), her yıl yazarın ölüm yıldönümünde verilmek üzere, konulan “Orhan Kemal Roman Armağanı” ailesinin katkılarıyla düzenlenmektedir              

1972  Yılmaz Güney Boynu Bükük Öldüler
1973  Çetin Altan Büyük Gözaltı
1974  Sevgi Soysal Yenişehirde Bir Öğle Vakti
1975  Erdal Öz Yaralısın
1976  Vedat Türkali Bir Gün Tek Başına
1977  H.İzzettin Dinamo Kutsal Barış
1978  Fakir Baykurt Karaahmet Destanı
1979  Mehmet Başaran Mehmetçik Memet
1980  Adalet Ağaoğlu  Bir Düğün Gecesi
1981  Verilmedi
1982  Rıfat Ilgaz Yıldız Karayel
1983 Orhan Pamuk Cevdet Bey ve Oğulları
1984 Tarık Dursun K. Kurşun Ata Ata Biter
1985 Mehmet Eroğlu Issızlığın Ortasında
1986 Yaşar Kemal Kale Kapısı
1987 Şemsettin Ünlü Yukarı Şehir
1988 Ahmet Yurdakul  Kahramanlar Ölmeli
1989 Samim Kocagöz  Eski Toprak
1990 Demir Özlü  Bir Yaz Mevsimi
1991 Peride Celal Kurtlar
1992 Talip Apaydın  Köylüler
1993 Tahsin Yücel  Peygamberin Son Beş Günü
1994 Faik Baysal Sarduvan
1995 Necati Cumalı Viran Dağlar
1996 Erendiz Atasü  Dağın Öteki Yüzü
1997 Yıldırım Keskin Ölümü Bekleyen Kent
1998 Kemal Bekir  Hücre 1952
1999 Ahmet Karcılar Yağmur Hüznü

2000

Oktay Akbal Tüm Eserleri

 

2001

Oya Baydar Sıcak Külleri kaldı

 

2002

Selim İleri Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak

 

2003

Erhan Bener İlişkiler

 

2004

İnci Aral Mor

 

2005

Adnan Binyazar Ölümün Gölgesi yok

 

2006

Hasan Ali Toptaş Uykuların Doğusu
       
 

BASIN AÇIKLAMASI

2006 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu 16.05.2006 tarihinde Orhan Kemal Kültür Merkezi’nde toplanmıştır.

Orhan Kemal Roman Armağanı’na, yazarlarımızın 40 seçkin eseri katılmıştır. Tahsin Yücel, Yıldırım Keskin, Osman Şahin, Semih Gümüş, İnci Aral, Adnan Binyazar ve A.Kemali Öğütçü’den oluşan Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu yaptığı toplantıda 2006 yılı 35.Orhan Kemal Roman Armağanı’nı, Doğan Kitapçılık tarafından yayımlanan,

HASAN ALİ TOPTAŞ’ın ‘UYKULARIN DOĞUSU’ isimli romanına vermiştir.

Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu, oy çokluğuyla aldığı kararda ‘Uykuların Doğusu’ romanında Hasan Ali Toptaş’ın içtenliğini, yazınsal arayışını ve geleceğe dönük yaratıcılığını göz önünde bulundurmuştur.

Kazanan yazara ödülü 02.06.2006 Cuma günü, İstanbul, Beyazıt’taki Orhan Kemal Kütüphanesi - Konferans Salonu’nda, Saat:10.30 da yapılacak olan Orhan Kemal’i Anma Töreninde verilecektir.

« Önceki ::