11/10/2008 · Kategori: Elestiri
ATATÜRK'ÜN VASİYETİ ve TDK
ATATÜRK'ÜN "VASİYETNAMESİ"
"Dolmabahçe: 5-9- 1938
Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleri ile Çankaya'daki menkul ve gayri menkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisine atideki şartlarla, terk ve vasiyet ediyorum:
1) Mevkut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.
2) Her seneki nemadan, bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe Makbule'ye ayda 1000, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki gibi 100'er lira verilecektir.
3) Sabiha Gökçen'e bir ev de alınabilecek ayrıca para verilecektir.
4) Makbule'nin yaşadığı müddetçe Çankaya'da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.
5) İsmet İnönü'nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.
6) Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir. K. Atatürk"
ATATÜRK'ÜN KURUMU TÜZELKİŞİLİĞİNE KAVUŞMALIDIR!
Türkçenin, bütün bilim, sanat ve teknik kavramlarını karşılayacak denli varsıl bir dil olduğu, bir başka deyişle görkemli bir bilim ve sanat dili olduğu Dil Devrimiyle başlayan süreçte ortaya çıkmıştır. Atatürk'ün başlattığı Dil Devrimiyle beklentisi de buydu; bunun doğru bir eylem olduğunu ise bilimci ve sanatçıların pırıl pırıl Türkçeyle yazdıkları ürünleri kanıtlamıştır.
Eleştirilen, yasaklanan, horlanan sözcükleri, 2000’lerin Türkiyesinde her kesimin kullanması da devrimin ve Türkçenin gücünün başka bir kanıtıdır. Türkçe doğru kullanıldığında her ağza yakışmakta, devrim süreci akışını doğal olarak sürdürmektedir.
Atatürk'ün kurumun kapatılmasından sonra dil kullanımında görülen özensizlik, yazım birliğinin bozulmasıyla doğan kargaşa, yazık ki genç kuşakların dil bilincini yaralamaktadır. Daha doğrusu ulusun dil bilinci amaçlı olarak yok edilmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle 1982 Anayasasının 134. maddesi ve buna dayanılarak çıkarılan ve ATATÜRK'ÜN KALITINI yok sayan yasadan kaynaklanan kargaşa, hukukun üstünlüğü ile çözülebilir. 1983 yazından bu yana geçen zaman, bugün Türkçenin içine itildiği bütün sıkıntılar, Dil Devrimini savunanları doğrulamıştır. Keşke yanılmış olsaydık da Türkçe yeniden yabancı dillerin ve yayılmacıların saldırısıyla yüz yüze kalmasaydı. Keşke yalancı çıksaydık da ulusal kimliğimiz olan dilimiz, bugünkü kirlenme sürecine girmeseydi.
Türkçe; dünya görüşü, kökeni, dini ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak iletişim aracıdır. Laik cumhuriyetimizin yurttaşlarının birbirini daha iyi anlaması, düşünce özgürlüğünün kurumlaşması için Atatürk'ün açtığı yolda yürümek de çok onurlu, kesinlikle vazgeçilemez görevimizdir.
Bu nedenle TBMM'deki siyasi partileri, özellikle CHP'yi, bütün kitle örgütlerini, Türk Devrimine emek veren bütün aydınları, ATATÜRK'ÜN KALITININ VE KURUMLARININ ESKİ YAPISINA KAVUŞMASI için DİL DERNEĞİ'NİN bilimsel ve hukuksal savaşımına omuz vermeye çağırıyoruz!
Dil Devrimi Kaynakçası
(Kitaplar koyu, yazılar açık renk yazılmıştır.)
Hazırlayan: Ömer Demircan
Akarsu, Bedia (1978): Atatürk Devrimi ve Yorumları, TDK Yay., Ankara.
Aksan, Doğan (1976) Tartışılan Sözcükler, TDK Yay., Ankara.
(1987): Türkçenin Gücü, T. İş Bankası Yay.
(1996): Türkçenin Söz Varlığı, Engin Yay., Ankara.
(2000): Türkiye Türkçesinin Dünü, Bugünü, Yarını, Bilgi Yay.
(2000): En Eski Türkçenin İzlerinde, Simurg Yay.
(2002): Anadilimizin Söz Denizlerinde, Bilgi Yay.
Aksoy, Ömer Asım (1962): Atatürk ve Dil Devrimi, Ankara.
(1970): Gelişen ve Özleşen Dilimiz, TDK Yay.
(1973): Özleştirme Durdurulamaz, TDK Yay.
(1982), Dil Gerçeği, TDK Yay.
Arsal, S.Maksudi (1930), Türk Dili İçin, İstanbul.
Ataç, Nurullah (1938): “Gramer”, Haber 23.1.1938
(1938): “Istılahlar Meselesi”, Ulus.
(1942): “Sözden Söze”, Cumhuriyet, 3.10.1942.
(1953): “ Ataç’ın Güncesi: Türkçede Devrik Tümce Var mıdır ?”.
(1954): “Onüç Devrik Cümle”, Son Havadis 1.10.1954.
(1956): “Dil Devrimi”, Ulus, 29.10.1956.
(1972): Günce (1953-1955), TDK Yay.
(1937): Atatürk’ün Geometri Kılavuzu (Haz. Nurer Uğurlu), Cum. 1998.
Atay, Falih Rıfkı (1961-): Çankaya I-II-III-IV,. Cumhuriyet Yay., 1999.
Ateş, Kemal (1999): Öğretemediğimiz Türkçe, Cumhuriyet Yay.
Banarlı, N.S. (1972): Türkçe’nin Sırları, Kubbealtı Yay., İstanbul.
Banguoğlu, Tahsin (1945): “Devlet Dili Türkçe”, V. Türk Dil Kurultayı, TDK Yay., s. 42-70.
Barenton, Hilaire de: L’Origine des langues, des religions et des peuples, 2 vol, Paris, 1932-33.
Başkan, Özcan (1973): “Terimlere özleşme sorunu”, TDAY- Belleten 1973-74, s. 1173-184.
(1986):”Turkish Language reform”, ed G.Renda s.95-111, Princeton.
Boratav, Pertev Naili (1942/82): “Dilimizin Gelişmesi”, Yurt ve Dünya, sayı 18. Folklor ve Edebiyat, Adam Yay. (1982) içinde.351-2.
Brendemoen, B. (1990): “The Turkish Language Reform and Language Policy in Turkey”, G.Hazai, 1990, Akademiai Kiado P.: 454-492.
Cevdet Kudret, (1939): “Devrik Cümle Üzerine”, Varlık, sayı 526,527,528 ;(1966/86),
(1986): Dilleri Var Bizim Dile Benzemez, Bilgi Yay., Ankara.
Clauson, Sir Gerard, (1972): An Etymological Dictionary of Pre 13th Century Turkish, Oxford.
Çotuksöken, Yusuf (1996): Okul Sözlüğünün Eleştirisi, İnsancıl Yay.
CHP (1935): “CHP Programı”, Ulus Basımevi, Ankara, Mayıs 1935.
Demircan, Ömer (1980): İletişim ve Dil Devrimi, Yaylım Yay., İstanbul.
(2002): "Nâzım Hikmet ve Dil Devrimi", Müd Huk Haziran 2002, s.55-60.
(2003): "Dil Devrimi Nasıl Konumlanmıştı?", Müd. Huk. Der., Nisan 2003, s.82-86.
(2003): "İrdeleme:G.Lewis (1999) "Türk Dil Devrimi:Yıkıcı Bir Başarı" Müd. Huk Der., Mayıs 2003,s. 68-81.
Dilâçar, A. (1962) : Devlet Dili Olarak Türkçe, TDK Yay.
(1963): “Atatürk ve Türkçe”, TDK 1963 içinde, s. 41-52.
(1964): Türk Diline Genel Bir Bakış, TDK Yay.
(1975):”Kemalizmin Dil ve Tarih Tezi”, Atatürk Devrimleri, I.
Sempozyumu Bildirileri, İÜAE Yay., s. 467-485.
Dil Derneği (1997): Dil Devriminden Bu Yana Türkçenin Görünümü, Dil Der. Yay., Ankara 1997.
Dilemre, Saim Ali (1949): Dil Devrimi İçin , I , II , TDK, s.23
Dilmen, İbrahim Necmi (1936): Dillerin Ana Kaynağı Sorusuna Kısa Bir Bakış ve Güneş Dil Teorisinin Esasları, DTCF Türk Bilgisi Dersleri, İstanbul.
Dizdaroğlu, Hikmet (1962): Türkçede Sözcük Yapma Yolları, TDK Yay.
Ercilasun; Ahmet Bican (1984): Dilde Birlik ,Cönk Yay., İstanbul.
Ertop, Konur (1963): “Atatürk Devriminde Türk Dili”,TDK (1963), s. 53-102.
Eyuboğlu, Sabahattin (1954): “Dil Üstüne”, 1973, s.105-108.
Gelencik, Ragıp (1983): “Güneş-Dil Teorisi Üstüne”, Tan, sayı 11, Haz. 1983, 47-57.
(1989): “Bilimsel Terimlerin Türkçeleştirilmesi Üzerine I,II” Cum. Bilim Teknik 128,139.
Gökberk, Macit (1980): Değişen Dünya Değişen Dil, Çağdaş Yay.
(1983): “Aydınlanma Felsefesi, Devrimler ve Atatürk”, Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk, Eczacıbaşı Vakfı Yay., s.283-333.
Güvenç Bozkurt- Gencay Şaylan- İlhan Tekeli- Şerafettin Turan (1991): Türk İslam Sentezi, Sarmal Yay., İstanbul.
Hacıeminoğlu, Necmettin (1975),Türkçenin Karanlık Günleri, İstanbul , s.97.
Hatiboğlu, Vecihe (1963): “Atatürk’ün Dilciliği” ve “Atatürk’ten Üç Anı”, TDK (1963) s. 9-22,141-145.
Hepçilingirler, Feyza (1997): Türkçe “Of”, Remzi Kitabevi, İstanbul.
(1999): Dedim “Ah”, Remzi Kitabevi, İstanbul.
Heyd, Uriel (1954): Language Reform in Modern Turkey, Jarusalem.
(1979): Türk Ulusçuluğunun Temelleri, Kültür Bakanlığı Yay.
İmer, Kâmile (1976): Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi, TDK Yay.
(1973): “Türk Yazı Dilinde Dil Devriminin Başlangıcından 1965 Yılı Sonuna Kadar Özleşme Üzerine Sayıma Dayanan Bir Araştırma”, Türkoloji Derg. V/1, 175-190.
(1999): Türkiye’de Dil Planlaması: Türk Dil Devrimi, Kültür Bakanlığı Yay.
İnan, Afet (1936): Güneş-Dil Teorisi Üzerine Notlar I, İstanbul.
İnan, M. Rauf (1979): “Devrimler ve Yazı Değişimi” Yazı Devrimi, TDK Yay., s.43-69.
İz. Fahir (1983): “Cumhuriyet Devrinde Türk Yazı Dilinin Gelişmesi”, TDK (1983) 173-189.
Karal, Enver Ziya (1978): “Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu”, TTK y. 1978 içinde.
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri (1963): “Atatürk ve Türk Dili”, TDK (1963), s. 103-110.
Korkmaz, Zeynep (1963): “Türk Dilinin Tarihi Akışı içinde Atatürk ve Dil Devrimi”, Ankara.
(1973): “Dilde Doğal Gelişme ve Devrim Açısından Türk Dil Devrimi”, A.Ü.Türkoloji Der. V/1, s.97-114.
(1974): Cumhuriyet Döneminde Türk Dili, AÜ, DTCF. Yay.
(1985): “Dil İnkılabının Sadeleşme ve Türkçeleşme Akımları Arasındaki Yeri”, Türk Dili, Mayıs, sayı 401.
Koşay, Hamit Zübeyr (1963): “Atatürk ve Dilimiz”, TDK Yay., s.137-140.
Köksal, Aydın (1980): Dil ile Ekin, TDK Yay.
Köprülü, M.Fuat (1948): “Düzme Devlet Dili Nasıl Yapıldı”, Tercüman 1981:249-.
Kushner, David (1979) : Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908), Çev. Ş.S. Türet- B. Ertem- F. Erdem, İstanbul.
Kütükoğlu, B.(1966): “Türkçenin Tasfiyecilik Çıkmazı”, Sabah, 24.7.1966.
Küyel, M.T. (1978): “İleri Dil ve Dil Transferi Üzerine Düşünceler”, TTK Yay. 1978: 97-180.
Kvergiç, H.V.(1935) : “La Psychologi de quelques éléments des langues Turques”, Viyana ( III. TDK’deki bildirisi ve Levend 1972’deki özet).
Landau, J.M. (ed): Atatürk and the Modernisation of Turkey, Westview Press, 1984.
Levend, Agâh Sırrı (Kasım 1953): Atatürk ve Dil Davası, Türk Dili, cilt 3, sayı 26.
(1949/72): Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, 3.Baskı, TDK Yay., s.20-32.
Lewis, Bernard. (1961) The Emergence of Modern Turkey, OUP.
(1970): Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev. Metin Kıratlı, TTK Yay., Ankara, 4. baskı, 1990.
(1984), “Atatürk’s Language Reform as an Aspect of Modernisation in the Republic of Turkey” (ed.J.M.Landau (1984), s.195-213.
Lewis, Geoffrey L. (1997): “Turkish Language Reform: The Episode of the Sun-Language Theory” Turkic Languages 1, 25-40.
(1999). The Turkish Language Reform, A Catastrophic Success, OUP, 12 bölüm, 189 s.)
Mayokan, İ.M. (1936): “Güneş Dil Teorisi Üzerine Çözümleme Uygulamaları”, III. TDK. Bildirileri.
Mıhçıoğlu, Cemal (1996): Sözcüklerin Öyküsü, Kültür Bakanlığı Yay.
Öksüz, Yusuf Z. (1995): Türkçenin Sadeleşme Tarihi: Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi, TDK Yay.
Ömer Seyfettin (1911): “Yeni Lisan”, Dil Konusunda Yazılar (Haz.M. Uyguner) içinde, Bilgi Yay., 1989.
Özakıncı, Cengiz (1994): Dil ve Din, Bellek Yay.
Özdem, Ragıp Hulusi (1936): Dil Türeyiş Teorilerine Toplu Bir Bakış, TDK Yay.
(1944):“Dil Mükemmelliği ve Mükemmelleştirme Görünceleri”, Türkiyat Mec., C.5.
(1941): Terimler Meselesi Münasebetiyle Dilimizin Islahı Üzerine Muhtıra, İstanbul.
Özdemir, Emin (1967): Dil Devrimi Üzerine, TDK Yay.
(1969): Öz Türkçe Üzerine, TDK Yay.
(1969): Dil Devrimimiz, TDK Yay.
(1973): Terim Hazırlama Kılavuzu, TDK Yay.
Özel, Sevgi (1986; Haldun Özen- Ali Püsküllüoğlu), Atatürk’ün Türk Dil Kurumu ve Sonrası, Bilgi Yay.
(2000): Dil Kiri El Kiri, Bilgi Yay.
(2006): Dilimde Tüy Bitti, Çınar Yay.
Özerdim, Sami Nabi (1978) : Yazı Devriminin Öyküsü, Cumhuriyet 1998.
Özgü, Melahat (1963): “Atatürk’ün Dilimiz Üzerine Eğilişi”, TDK (1963), s.23-40.
Pekel, A. Galip (1940): Türkçe Kelime Üretme Yolları, İstanbul.
Perin, Cevdet (1981): Atatürk Kültür Devrimi, İstanbul.
Sadoğlu, Hüseyin (2003): Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, Bilgi Üni., Yay., İstanbul.
Sinanoğlu, Oktay (2000): Bye Bye Türkçe, Bir New York Rüyası, Otopsi Yayınları, İstanbul.
Samih Rifat Bey (1922): Türkçede Tasrif-i Huruf Kanunları ve Tekellümün Menşei”, Ankara.
Sayılı, Aydın (Haz): Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, TTK Yay., 1978, 599 s.
(1978): "Bilim ve Öğretim Dili Olarak Türkçe", Sayılı 1978:325-599.
Şavkay, Tuğrul (2002): Dil Devrimi, Gelenek Yay.
Şimşir, Bilal N. (1992): Türk Yazı Devrimi, TTK Yay.
Steuerwald, Karl (1963): Untersuhungen zur türkischen Sprache der Gegenwart, Teil 1, Langenscheidt KG. Berlin-Schöneberg.
Tankut, H.R. (1936): Güneş Dil Teorisine Göre Dil Tetkikleri I, TDK Yay., İstanbul
(1938): Dil ve Tarih Tezlerimiz Üzerine Gerekli Bazı İzahlar, İstanbul.
(1963): “Atatürk’ün Dil Çalışmaları”, TDK Yay.
Tekin,Tekin (1975): “Atatürk’ün Dil Reformu”, Atatürk Devrimleri I. Milletlerarası Sempozyum Bildirileri, İ.Ü.A.E. Yay., s.488.
Tercüman, (1979-):, Yaşayan Türkçemiz 1,2,3, Tercüman Gazetesi Yay.
Timurtaş, Faruk (1979): Yeni Kelimeler Sözlüğü, Umur Kitapçılık Yay.
TDK (1930): Turani, Menşei, Çev. Ruşen Eşref Ünaydın, İstanbul.
(1932-): Türk Dil Kurultayı Bildirileri 1932,1934,1936,1942,1945,1949.
(1934): Tarama Dergisi.
(1935): Osmanlıca’dan Türkçe’ye Cep Kılavuzu.
(1935): Türkçe’den Osmanlıca’ya Cep Kılavuzu.
(1935 ): Etimoloji,Morfoloji, Fonetik Bakımından Türk Dili.
(1937): Üçüncü Türk Dil Kurultayı, İstanbul.
(1944-1983): Türkçe Sözlük.
(1962): Dil Devriminin 30. Yılı.
(1962 Kasım): Yakup Kadri Harf ve Dil Devrimini Anlatıyor, Türk Dili.
(1963): Atatürk ve Türk Dili.
(1963-): Derleme Sözlüğü, 13 cilt.
(1963-): Tarama Sözlüğü, 8 cilt.
(1972): Alman ve Macar Dillerinde Özleşme.
(1972): Türk Dil Kurumu’nun 40. Yılı.
(1981): Atatürk’ün Yolunda Türk Dil Devrimi, Topluçalışım.
(1983): Türk Dil Kurumu’nun 51 Yılı.
TKAE (1966): Türk Dili İçin I, II, Ankara.
TTK (1978): Bilim, Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Ankara.
Turan, Şerafettin (1981): Atatürk ve Ulusal Dil, TDK Yay.
(1990) Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yay, 1994.
(1996): Türk Devrim Tarihi, Yeni Türkiye’nin Oluşumu, 3. kitap, 2. Bölüm, Bilgi Yay.
Turan, O. (1965): “Türk Dili Buhranına Toplu Bakış”, TKAE (1966), s.24.
Uğurlu, Nurer (Haz.): Atatürk’ün Yazdığı Geometri Kılavuzu, Cumhuriyet 1998.
Uygur, Nermi (1962): “Arıtıcılar”, Dilin Gücü, Ara Yay. 1989:81-91.
Ülkütaşır, M. Şakir (1973): Atatürk ve Harf Devrimi, Cumhuriyet 1998.
Ünaydın, Ruşen Eşref (1933): Atatürk,Tarih ve Dil Kurumları. Hatıralar, İstanbul (2.baskı. Ankara, TDK Yay., 1954)
Vardar, Berke (1977), Dil Devrimi, Yankı Yay.
Yücel, Tahsin (1968), Dil Devrimi, Varlık Yay.
(1982): Dil Devrimi ve Sonuçları, TDK Yay.
(1997), “Bir Kültür Dili İçin: Türkiye’de Dil Devrimi”, Anamur 1997 içinde s. 29-38.
Zeren, Z. (1942), “Tıp Terminolojimizdeki Reform”, TDK IV (1942), s. 329-39.
--------------------------
* Bu kaynakçada, Dil Devrimi’ne karşı olan, devrimi yadsıyan kimi yapıtlar da yer almaktadır.
18/8/2008 · Kategori: Elestiri
01/08/2008
<_script /><_script />FETHİ NACİ (Arşivi)
Edebiyat dünyası geçen hafta en büyük eleştirmenlerinden Fethi Naci’yi kaybetti. Radikal Kitap olarak Fethi Naci için bir ‘Anısına’ sayfası yayımlamak yerine onun Yaşar Kemal’in İnce Memed’leri üzerine kaleme aldığı bir yazıyı yayımlamayı uygun bulduk
“İnsan soyu başkaldırmayı yemek içmek, yasamak, uyumak, çocuk yapmak gibi bir yaşama biçimi yapmazsa...”
İnce Memed’in ilk cildinin birinci kitabını (Çağlayan Yayınevi iki kitap olarak yayımlamıştı birinci cildi; kapağı hâlâ gözümün önünde: Üstte ve altta iki kalın eflatun şerit, ortadaki beyaz şeritte süslü matbaa harfleriyle yazılmış bir İnce Memed.) okumaya başladığım geceyi unutmam olanaksız. Saraçhanebası’nda -şimdi yerinde yeller esen- bir apartmanda oturuyorduk. Gece yarısına doğru dışardan garip bir uğultu gelmeye başlamıştı, ardı arkası kesilmeyen bir uğultu. Ertesi sabah gazeteler o ünlü 6-7 Eylül olayını yazıyordu. Birkaç gün sonra da Asım Bezirci’nin yengesi geliyor, polislerin 6-7 Eylül’ü düzenleyenlerden biri olmakla suçladıktan sonra Asım’ı alıp götürdüklerini bildiriyordu. Otuzdan fazla “solcu”nun aynı suçla suçlanarak alınıp götürüldüğünü bir iki gün içinde öğreniyorduk. (Bu düzmece tutuklamalar beraatla sonuçlandı, yatan yattığıyla kaldı!) Evet, İnce Memed’i 6 Eylül I955’te okumaya başlamıştım, dün (22 Ocak 1987) bitirdim; böylece İnce Memed en uzun sürede okuduğum roman oldu: 31 yılda!
Kaç dile çevrildi İnce Memed? O dillerde kaç baskı yaptı? Bir yabancının yabancı bir ülkede çevirdiği İnce Memed filmi nasıldı? Bilmiyorum bunları; bildiğim, İnce Memed’in yalnız Türkiye’nin en ünlü romanı olmadığı, dünyada da 20. yüzyılın tanınmış romanları arasında yer aldığı. Burada dostum Sunullah Arısoy’un adını anmak isterim; şimdilerde pek sesi soluğu çıkmayan Sunullah, yanlış anımsamıyorsam, İnce Memed hakkında ülkemizde ilk eleştiriyi yazan yazarımızdır.
Nedir İlginç yapan İnce Memed’i?
Öyle sanıyorum, yarısını bu bölüme başlık olarak aldığım cümlede dile getirilen görüş; şöyle bitiyor o cümle: “... bugünden de bin beter olacak, içi boşalacak, duymayı, düşünmeyi, sevmeyi, dostluğu, arkadaşlığı, göğü, yerin, kurdun kuşun, akarsuyun, tanyerindeki ışığın, yürekteki sıcaklığını unutacak.” (s. 304) O sayfadan bir iki alıntı daha: “... korkma, içindeki o yüz bin yıllık ağının, korkunun üstüne yürü, ona başkaldır. (...) Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. (...) Allah sana büyük hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana. Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana.”
Romandaki olaylar 1930’lu yıllarda geçiyor: İnce Memed 3’ün 589. sayfasında “Onuncu yıl affında...” diye başlayan bir cümle var. İnce Memed 4’te zaman zaman “fes”ten söz edilmesi (s. 14, 119, 299, 330, 346, 416 ve 484) yanıltmamalı; gerçi “Şapka İktisası (giyilmesi)” hakkındaki kanun Kasım 1925’te çıkarılmıştır ama eşkıyaların “fes”e bir çeşit üniforma gözüyle baktıklarını sezdiriyor Yaşar Kemal: İnce Memed, eşkıyalığı bırakınca, “fesi atıp şapka giyer” (s. 14), ama yeniden eşkıyalığa dönmeye karar verince gider Zeynullah’tan “püsküllü’ mor bir fes” (s. 299) alır. (Arif Saim Bey de “görkemli lord şapkası”nı giyiyor. s. 366).
Yaşar Kemal, 30’lu yılların Çukurova’sından ekonomik, toplumsal, siyasal bir kesit veriyor; Türk köylüsünün yaşadığı yoksulluğu ve zulmü; ağalar, beyler ve bürokrasi ittifakının kahredici baskısını, insanı aşağılamasını gözler önüne seriyor. Bu insanlık dışı yaşama koşulları içinde, toplumsal sorunlara toplumsal çözüm yolları bulunmasının olanaksız olduğu bir dönemde, bir köylünün tek çare olarak “ihkak-ı hak”ka başvurduğunu, adaleti kendi silahıyla yerine getirmek zorunda kaldığını gösteriyor: Köylülerin sıtmadan kırılmasını önlemek için savaşan öğretmen Zeki Nejad’ı büyük çeltik ekicisi Şakir Bey öldürtür; bununla da yetinmez, “Çukurova’nın o uzun bacaklı yağmurları” altında (“Uzun bacaklı yağmur” deyimine bayılıyorum!) ırgatları günlerce bekletir, ücretlerini ödemez ve sonunda İnce Memed, “Dövülmüş demir olsa dayanamaz buna/ eriyecek yüreğim./ Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!” dercesine, bile isteye bıraktığı eşkıyalığa bile isteye döner: “... Onu (Şakir Bey’i. -F.N.) çınarın altında durdurdu, gözlerinin içine dikti gözlerini, ‘bu muallim Zeki Bey için,’ diye tetiğe bastı, ‘Bu da sıtmadan ölen çocuklar için...’ Bir daha tetiğe çöktü, çok soğukkanlıydı. Yüzü de gülüyor gibiydi. ‘Bu da hakkını yediğin ırgatlar için.’” (s. 300)
İnce Memed’in deyişiyle, “dünya kurulduğundan bu yana zulüm altında olan, zulme, yoksulluğa, alçalmağa, aşağılanmağa, öldürülmeğe, tutsaklığa, on yıl akserliğe, Yemen’e” dayanan köylüler, kendi yapamadıklarını İnce Memed yapınca, başkaldırınca, İnce Memed’i evliya yerine koyuyorlar, başlarına taç yapıyorlar. Bir yanda İnce Memed, köylüler, Anacık Sultan (din), bir yanda da ağalar, beyler, jandarma, mebus Arif Saim Bey ve gene köylüler, ağalara uşaklığı seçmiş köylüler. (Köylüler konusunda nesnelliği elden bırakmaz Yaşar Kemal; kendilerini sıtmadan, kurtarmak için ölen öğretmen Zeki Nejad’ın cenaze töreninde “köylülerden birinin bile gözükmediğini” açıkça belirtir. Ayracı açtığıma göre Zeki Nejad’ın arkadaşlarından birinin cenaze töreninde çektiği “dokunaklı nutuk”a da değineyim; Zeki Nejad’ın arkadaşı, sözlerini, “O kendisi için hiçbir şey istemiyordu”, diye bitiriyor; anlaşılan o da, benim gibi, gençliğinde J. Steinbeck’in Bitmeyen Kavgasını okumuş, o romanda geçen bir sözü benim gibi çok sevmiş ve unutamamış ve tam yerinde kullanmış!)
Yaşar Kemal, dağdaki eşkıyaların hepsinin İnce Memed gibi zulme başkaldırmış kimseler olmadığını belirtiyor; Arif Saim Bey’e şöyle dedirtiyor: “Eşkıyalığı siz, siz, siz (Arif Saim, “ağa”lara söylüyor bu sözleri. F.N.) yaratıp besliyorsunuz, İnce Memed gibi bir ikisi dışında dağdaki eşkıyaların hepsi sizin adamlarınız. Onları hükümete karşı, halka karşı zulüm aletleri olarak kullanıyorsunuz.” (s. 435)
Köylüler dayanılmaz bir yoksulluk içindedir. Bu yetmiyormuş gibi bir de ağaların ve jandarmanın zulmü... Bir dayak makinesi durumuna getirilmiş Kertiş Ali onbaşı... “Dayaktan başı gözü yarılanların, ayağı kolu kırılanların esamisi okunmuyordu. Candarmalar bir karanlık işkence yeli gibi esiyorlardı. Toros’un üstünde...” (s. 162) Karafırtına Albay Azmi Bey: “Köyde, ayağının üstünde kalabilecek bir tek adam bırakmadı. Yediden yetmişe hepimizi, kadın erkek, kız kısrak demeden yatalak etti.” (s. 497) “İşkenceden bağıranları görünce bu adamın zevkten gözleri dönüyor, ağzı sulanıyor, dudaklarını yalıyor, kollarını açarak gerin babam gerin ediyordu.” (s. 500) Bu da Binbaşı Nafiz Bey: “Bir iki gün içinde ilk dağ köylerine ulaşan candarmalar süngü tak, köylere hücum ettiler, daha köylülere, nedir, ne oluyor, demeye vakit bırakmadan, onları yayan yapıldak, yatakları sırtlarında Çukurova yoluna düşürdüler, candarmaların korumasında, uzun ağıtlar, ilenmeler, çığlıklar, iniltiler gökleri tutarak düze indirildiler. Dağlara çıkan yollar tutulmuş, candarmanın haberi olmadan ne yukarıdan bir tek kişi aşağıya inebiliyor, ne de bir tek kişi aşağıdan yukarıya çıkabiliyordu.” Yaşar Kemal, bir tek Asım Çavuş’u ayırıyor öteki jandarmalardan; Asım Çavuş, anlayışlı, halkı seven, anlayan biri; gerektiğinde İnce Memed çetesine önemli haberleri bile açıklıyor (s. 335). İlginçtir: Yaşar Kemal, İnce Memed’e “mebus Arif Saim Bey”i bile öldürtüyor da bir tek jandarma subayını öldürtmüyor; Albay Azmi Bey’i İlyas Çavuş’a, Yüzbaşı Faruk Bey’i Bünyamin’e öldürtüyor; İnce Memed, Binbaşı Nafiz Bey’i bacağından yaralamakla yetiniyor...
Ağalarla bürokrasi kol kala
Ağalar, Kurtuluş Savaşı kaçakları. Zenginlik kaynakları: “Bütün bunları hep zengin eden kimdi; kim olacak, Zülfü Bey’di. O Muallim Rüstem’e, o Taşkın Bey’e, Molla Duran’a bütün bu topraklan, babalarından, dedelerinden kalmışçasına tapulayan kimdi, kim olacak... O beceriksizlere kalsa, bu her karışı kan eden topraklar şimdi hazinenindi, ya da buralı olmayan, bu kasabanın adını bile bilmeyen Kurtuluş Savaşı kahramanlarınındı.”
Ne var ki ağaların gücü İnce Memed’e yetmez, bürokrasinin yardımına sığınırlar: Mebus Arif Saim Bey’in getirttiği jandarma birlikleri İnce Memed’in üstüne sürülür. Yaşar Kemal, ekonomik gücü ellerinde tutan ağaların siyasal gücü elinde tutan bürokrasiyle ittifakını çok ustaca belirtir roman boyunca.
Ağalar, İnce Memed işinin kesin çözüme vardırılması için İşe Arif Saim Bey’in karıştırılmasının zorunlu olduğu kanısına varınca, eski eşkıyaları toplarlar. Arif Saim Bey’in çiftliğini soydurturlar, bununla da yetinmezler, Arif Saim Bey’i gereğince kışkırtabilmek için eşkıyalara Arif Saim Bey’in kâhyasını öldürtmeleri, Arif Saim Bey’in babasında bulunan, söylentiye göre “Mustafa Kemal Paşa’nın yadigar ettiği’’ altın saati almaları buyruğunu verirler. Albay Azmi Bey, Binbaşı Nafiz Bey ancak bu soygundan sonra gelir: Çünkü soygunu İnce Memed’in yaptığını yaymışlardır.
Ağaların çıkarları için yapmayacakları yoktur: İnce Memed’in atına karşı düzenledikleri “harekât”ta, Seyis Seydi’ye uyarak, İnce Memed’in atının ağzında, tam damağında, Allah yazdı bir mühür olduğunu bile söyleyebilirler!
Ya mebus Arif Saim Bey? İkide bir “kan dökerek kurtardığımız bu vatan” diye nutuk çeken bu mebus kim? Eşkıya Bayramoğlu’na göre: “Konur dağda seni çok iyi tanımıştım. Bir can için bana köpekler gibi, sürüngenler gibi önümde yatarak, sürünerek yalvarmış, götümü öpmüştün.” (s. 372) Zenginliğinin kaynağı: “Zülfü Bey’in bu kasabada toprak vermediği bir kimse kalmamıştı. (...) Ya Arif Saim Bey, o çiftlikleri nereden, nasıl almıştı, ceman yirmi sekiz bin dönüm eden çiftlikleri?” (s. 323) Mebusun halka bakışı: “... bu halktan, bu ezilmeye, aşağılanmaya, küçük görülmeye, insandan sayılmamaya alışmış halktan hiçbir şey çıkmaz.” (s. 356) Ve Mebus Arif Saim Bey’in halka zulmü: Kâhyası köyün ortasında altı kişiyi öldürmüştür ve Arif Saim Bey onu bir gün bile hapiste yatırmamıştır (s. 327). Arif Saim Bey’in “Döve döve adam öldürdüğü, otomobiline insan çiğnettiği, yüz otuz evlik bir köyü olduğu gibi yerinden ataraktan Toros’un kayalıklarına sürdüğü daha belleklerden silinmemişti.” (s. 357)
Ve bunca yoksulluk, bunca zulüm, bunca insanlık dışı koşullar içinde yaşayan köylüler...
“Vay cevizin hali, vay benim hatim”
Ve köylüler... Anacık Sultan’ın yüzüğünün kerametine inanan (s. 26); “Abdülselam Hoca bir muska yazarmış, ölünün boğazına tak, ölüyü dirilt.” (s. 27) diyen; “efsunlu” olunca yılanların kendisine dokunmayacağına inanan (s. 29); Köroğlu’nun kıratının hâlâ yaşadığına inanan (s. 78); Anacık Sultan’ın İnce Memed’e giydirdiği tılsımlı gömleğin artık İnce Memed’e kurşun geçirmeyeceğine inanan (s. 324); “yıldırım taşı”nın kurşun geçirmeyeceğine inanan (s. 373); İnce Memed’in atı diye kurşuna dizilen atın “on iki ak libaslı kişi” ile birlikte dağlara doğru çekilip gittiğine (s. 198)... inanan köylüler... Her darda kaldıkça bir şey uyduran, uydurduğu şeyen inanan köylüler... İnce Memed’i yakalayıp öldürmeye giden, köylerine döndükleri zaman İnce Memed’le karşılaşınca ona ziyafetler çeken köylüler... Adlarını değiştirip Memed yapan, ölünceye kadar dayak yeseler bile adlarının “Memed” olduğunu tekrarlayan köylüler... “Zavalsız yılanı öldürmek olmaz.” (s. 52) diyecek kadar, canlı olan her yaratığa saygılı köylüler... “Sırasında dünyanın en korkak, sırasında dünyanın en yürekli insanları...” (s. 500)...
Ve büyük dostluklar, büyük vefa duyguları... İnce Memed’i kurtarmak için ölümü göze alan Topal Ali (s. 419); ölümü göze alarak İnce Memed’in safına katılan eşkıyalar (s. 426)...
Ya İnce Memed?.. “İyi ki bıraktım şu eşkıyalığı” diyen, “burada şu denizin kıyısında, Akyalı Köyü’nde, Abdülselam Hoca’nın yanında, bu kutsal adamın koltuğu altında, Hürü Anam da. Seyran da evimde, rahat, etliye sütlüye karışmadan... Ben böyle yaratılmış, yumuşacık, içinde kimseye karşı, Hatçe’yi öldüren Yüzbaşı’ya karşı kin bile gütmeyen birisiyim.” (s. 87). Ama Şakir Bey, öğretmen Zeki Nejad’ı öldürtünce, ırgatlar ödenmeyen ücretlerini almak için, bir bölük jandarmanın yaylım ateşine aldırmayarak, konakları dümdüz edince, vakt ermiştir artık, yeniden “mor dağlar”ın yolunu tutar.
Kısa boyludur İnce Memed, utangaçtır. Topraktan öğrenmiştir öğrendiklerini. (Zeki Nejad imza atmasını da öğretmişti.) Alabildiğine duyguludur. Zeynep Hatun’un iyiliği karşısında tutamaz kendini, ağlar. İçi insan sevgisiyle doludur. Sarı Sultanoğlu bile “... biz bu İnce Memed’i bu Toros’un elinden zor alırız. Çünkü Bey, bütün Alevi Dedeleri, bütün Sünni İmamları, bütün kızlar, kadınlar ermiş saymışlar İnce Memed’i.” (s. 390) der.
Öğretmen Zeki Nejad’dan bir hayli şey öğrenen İnce Memed, romanının sonuna doğru, bir halk ayaklanması düşü görür, sonra, mebus Arif Saim Bey’in kaldığı konağa gider: “İnce Memed’in elindeki tüfeğin ucundan arka arkaya beş kere yalım sündü.” (s, 556). Sonra... “İnce Memed’den bir daha haber alınmadı, imi timi bellisiz oldu.”
İnce Memed 4 de öteki İnce Memed’ler gibi biter: Köylüler, toprağa saban atmadan önce, büyük bir ateş yakarlar, sevinç türküleri söylerler, yalımlar her yanı sarar, İnce Memed 3’te üç dağın doruğunda patlayan ışık, bu kez, İnce Memed 4’te dört dağın doruğunda patlar: “... bu ateşle birlikte de Alidağın, Düldül Dağı’nın, Yıldızdağın, Binboğa’nın doruklarında birer top ışık patlar, dağların doruğu üç gece ağarır, apaydınlık, gündüz gibi olur.” (s. 557).
Nerdeyse yarım yüzyılda yazılan İnce Memed bu sözcüklerle biter.
İnce Memed’ler, Yaşar Kemal’in öbür romanlarına benzemez
Otuz iki yıl gibi büyük bir zaman dilimi içinde yayımlanan dört cilt İnce Memed’de Yaşar Kemal hep aynı üslubu, hep aynı roman tekniğini kullanır. Bu yıllarda yazdığı öbür romanlarda anlatı biçimi değişir, İnce Memed’lerde hep aynı kalır: Hep o çocuksu, hep o masalsı anlatım; anlatıcı ile anlatılanlar hep aynı dünyanın insanlarıdır sanki; sanki özdeşleşmişlerdir, dilleri aynıdır, dünyaya bakışları aynıdır, inançları aynıdır, aynı mucizelere inanırlar... Yaşar Kemal “tükürmüşüm sizin romanınızın kurallarının içine” demektedir halkını anlatabilmek için -hatta daha fazlası için- halkını savunmak, halkının çektiklerini dile getirmek ve halkına umut vermek için. “Başkaldırı”yı temel ilke yapmış bir romancının roman kurallarına başkaldırmasını olağan saymak gerek.
Yaşar Kemal, İnce Memed’lere özgü bir roman anlayışını bilinçle kullandığı içindir ki Müslüm gelince zor durumdaki Memed’in “Başının yöresinde dönen kuşlar sevinç içinde şakıdılar.” (s. 25); İnce Memed’in atı diye uyuz bir atı kurşuna dizdikleri zaman, “Şafağa karşıydı, köprünün üstündeki yüksek tepenin yamacından on iki ak libaslı kişi ışıklar içinde balkıyarak aşağı indiler, köprüye ayak basar basmaz da İnce Memed’in atı ayağa kalktı, derin bir uykudan uyanırcasına silkindi, ışık içindeki adamlar ona yaklaşırlarken, şaha kalktı, burun delikleri şişti, ön ayakları göğü döğerek üst üste kişnedi. (...)... yürüdüler, dağlara doğru çekildiler gittiler. Orada, köprünün gözünün altında atın kurşuna dizildiği yerde küçücük, arada sırada sert çakan bir ışık kaldı.“ (ss. 197-198); İnce Memed yeniden eşkıyalığa dönünce, “Başında o sarı ışık dönüyor, şavkıyor, savruluyordu.” (s. 300); Anacık Sultan’ın İnce Memed’e giydirdiği gömleği “... giyenlere hiçbir hastalık yaklaşamazdı. Onlara kurşun işlemez, onları kılıç kesmezdi. Bu gömleklerden giyenler bilcümle kötülüklerden arınırdı. Onları ateş yakmaz, su boğmazdı. Kollarındaki zincirler kendiliğinden sökülür, mahpushane duvarları bir bakışta yıkılırdı.” (s. 320); Anacık Sultan, kestirdiği geyiğin köyün fukaralarına dağıtılmasını isteyince, “Kayalar çatırdamağa, aralarından taze, buğulu mavili çiçekler, bir uçtan bir uca silme çıkmağa başladı.” (s. 322); Anacık Sultan gömülürken, “Bu sırada ölünün üstüne ak bir bulut geldi durdu, o, her zaman Ocağın üstünde salınıp duran bulut.” (s. 485) ve “O ak buluda, o üç kuş doruğun üstünde süzüldüler kaldılar. Gece de bir yıldız kümesi dönerek, ışıkları savrularak doruğun üstüne indi.” (s. 486)... Yaşar Kemal mi yazıyor, halk mı söylüyor, karışır birbirine. Ve bütün İnce Memed’lerde Yaşar Kemal bilinçle yapar bunu.
Yaşar Kemal, roman kurallarına aldırmadığı için ya da İnce Memed’lerin kurallarını kendi koyduğu için, romanın akışını aksatacağını bile bile Bayramoğlu’nun nasıl eşkıya olduğunu, Şakir Bey’in zenginliğinin kökenini anlatmaya başlar.
Yaşar Kemal, İnce Memed’lerin klasik romanın alışılmış kalıpları içinde yazılamayacağını çok iyi biliyor; darda kaldıkça durmadan mit yaratan, yarattıkları mitlere sığınan, bunu bir savunma aracı, bir yaşama bağlanma aracı olarak kullanan insanların yaşamlarını günlük yaşamın mantıki düzenine bağlı kalarak anlatamayacağı için, gerekince, düşle gerçeği iç içe veriyor. Ustaca.
Yaşar Kemal, düşle gerçeği iç içe verme yöntemini, İnce Memed’in eşkıyalığı bıraktıktan sonra yaşadığı korkuyu anlatırken de kullanıyor. Sanrı (hallucination}, biliyoruz, “uyanık bir kişinin, kendi dışında var sandığı ama gerçekte yok olan olguları algılaması”dır. İnce Memed, 101. sayfada, bir kebapçıda bir adam görür: “Memed, adamın kendisini bir iyice tanıdığım, tanıyınca da şaşkınlıktan küçük dilini yuttuğunu anladı.” Memed’in bu adamla kovalamacası 292. sayfaya kadar sürer. Hürüce, Memed’e “Oysa öyle bir adam yokmuş.” der; Memed, 300. sayfada eşkıyalığa döner ve “o adam” bir daha görülmez. Burada Yaşar Kemal’in romana getirdiği yenilik, sanrı ile gerçek olayı birbirine karıştırmasıdır: 139. sayfada “o adam”ı Memed’den başka Abdülselam Hoca’yla “kapıdan çıkmakta olan kadınlar” da görür; 223. sayfada, “o adam”, “üç el kurşunu arka arkaya atın tam alnının ortasına” boşaltır; 224. sayfada Memed’le Zeki Nejad “atın koşumunu çözdüler, eyeri Memed, heybeyi, dizgini, bellemeyi öğretmen aldı, eve doğru yola düştüler.”
Yaşar Kemal, Memed’le “o adam” ilişkisinde sanrı ile gerçeği birlikte vererek sayfalar boyu süren bir gerilim sağlıyor. Memed’in atı vurulduğu zaman öğretmen Zeki Nejad’a, “... bu Şakir olacak köpek kan içici bir insan kasabıdır. İşte ilk önce senin başına geldi. İlk seni öldürtmek istedi. Seni öldürerek bana gözdağı vermek istedi.” dedirterek okura bir ipucu veriyor. Memed, dağlara dönünce, kasabanın o alışamadığı ortamından uzaklaşınca, tedirginliğinden kurtulunca, “o adam”dan da kurtuluyor.
Yaşar Kemal, ağaların, jandarma subaylarının, mebus Arif Saim Bey’in tutkularını, ikiyüzlülüklerini, korkularını, mal mülk düşkünlüklerini gözler önüne sererek 1930’lu yıllardan bir kesit verirken mizahı bir silah gibi kullanıyor. Köylülere de eleştirel bir tutumla yaklaşıyor, onları idealize etmiyor, ama bu hiçbir zaman mizaha dönüşmüyor.
İnce Memed 4’te dil, büyük yazıcı ustalığıyla kullanılmıştır.
Bu kitapta Yaşar Kemal’in bir buluşu var, çok sevmiş onu, belli, üç kere tekrarlıyor: “Her bir su o kadar aydınlıktır ki, sanki akan su değildir de ışıktır. Dibine kitap düşse okunur.” (s. 9) Bir sayfa sonra: “... Ve sularının dibine Kuran düşse okunur.” ve 487. sayfada: “... göller aydınlanır, diplerine Kuran düşse okunur.”
Doğa’dan, Ferhat Hoca’dan, Memed çocuktan, Molla Duran’ın öteki ağalardan ayrılan yanlarından söz edemeyeceğim, çünkü yazı çok uzadı. Bir cümleyle bitireyim: Türk halkının 1950 yılında, çeyrek yüzyıllık bir siyasal iktidarı niçin değiştirdiğini anlamak için toplumbilimsel incelemeler okumak elbette gereklidir, elbette yararlıdır; ama bence İnce Memed 4’ü, bu, resmi tarihin dışında yazılmış romanı okumak, bu iktidar değişiminin nedenlerini anlamak için yeter.
Bu yazı İş Bankası Kültür Yayınları’nın yayımladığı Fethi Naci’nin ‘Yüz Yılın 100 Türk Romanı’ adlı kitabından alınmıştır.