YANILGI

17/5/2009 · Kategori: Siir

YANILGI

 

nasıl da yanılmışım

incindi delikanlı gönlüm

insan kılıklı biri

çiğnedi sevgi bahçelerini

gecelerden daha korkunç

daha karanlık dişleri

 

nasıl kötü olur insan böyle

nasıl kurur yapraklar

sabahlar yüreğinin dışında

insan bu belli olmaz

içinde neleri saklar

 

böylesine hain suratsız

incelikten uzak

küfre sığınmış zavallı

uçurmuş gönlünden kuşları

her yanı sevgisizlik

kurumuş sevginin dalı

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 40)

Arşiv 2008: AlsahBlog/GüneşeKarşıYürümek

15/2/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _a_alsah_ Yazilari

AlsahBlog/GüneşeKarşıYürümek

• Arşiv

30/6/2008: 1 Mayıs fotoğraflarından oluşan İşgal İstanbul’u sergisi
11/6/2008: Haziranda ölmek zor
11/6/2008: Haziranda ölmek zor
11/6/2008: Güney’in ardından sinemadaki başkaldırı yalnız kaldı
11/6/2008: Güney’in ardından sinemadaki başkaldırı yalnız kaldı
11/6/2008: Güney’in ardından sinemadaki başkaldırı yalnız kaldı
11/6/2008: Güney’in ardından sinemadaki başkaldırı yalnız kaldı
11/6/2008: İSTANBUL CUMOK - 11- 12 - 13 Temmuz 2008
8/6/2008: KIZILIRMAK /ŞİİR / HASAN HÜSEYİN
8/6/2008: KIZILIRMAK /ŞİİR / HASAN HÜSEYİN
8/6/2008: HASAN HÜSEYİN
6/6/2008: Türk Sineması Dünyayı Fethedecek
6/6/2008: 2000`e Dair
6/6/2008: Orhan Kemal İçin Yazılanlardan Seçmeler
6/6/2008: Mevlana'nın Mesnevi'sinin Tamamı Nette
6/6/2008: Mustafa Kemal Atatürk’un Kastamonu Gezisi Kronolojisi
5/6/2008: Haziranda Ölmek Zor / Hasan Hüseyin
5/6/2008: Yurdum Benim Şahdamarım
5/6/2008: Orhan Kemal ve Nâzım Hikmet Yaşıyor, Yaşayacak!
5/6/2008: Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Nedir?
4/6/2008: Ayın Edebiyat Dergileri
4/6/2008: Lirik Tat
4/6/2008: Ses Çukurları
4/6/2008: Daha
Kızılırmak / Şiir / Hasan Hüseyin Korkmazgil
Söylenden Romana
Yaşar Kemal’in Romanları
Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı kaybettik
Müebbet Türküsü
ATATÜRK'ÜN VASİYETİ ve TDK
7. İzmir Türkçe Günleri
‘Öteki Defterler’, Piraye’nin sandığından çıkan, Nâzım Hikmet’in bugüne kadar yayınlanmamış eserleri
MEB'NIN İLK VE ORTA ÖĞRETİM İÇİN SAPTADIĞI 100 TEMEL ESER
“KIRMIZI, YEŞİL, MAVİ DENİZ”E SICAK BİR MERHABA… (*)
EĞİTİM ve TAKLİT
Nâzım Hikmet'in Şiirinde Gurbet, Hasretlik, Özlem
7. İzmir Türkçe Günleri İzlencesi
Ergin Günçe(1938-1983)
Allah'ın Kızları
NEDİM GÜRSEL, ALLAH'IN KIZLARI KİTABINI İŞTE BÖYLE SAVUNDU...
'Allah’ın Kızları’na Takipsizlik
SERRA YILMAZ: İYİMSER OLMAMI GEREKTİRECEK MUHALEFET YOK
İnce Memed 4 / Fethi Naci ; 01/08/2008
Selçuk konuşurken akrostiş yapabilir mi?
Son büyük eleştirmen sustu!
Balbay ne yazdı?
Ne yazık ki Cumhuriyet gazetesi yine haklı çıktı...
Madımak vahşetini unutmayalım
1 Mayıs fotoğraflarından oluşan İşgal İstanbul’u sergisi

2008
Kasım 2008
Ekim 2008
Eylül 2008
Ağustos 2008
Temmuz 2008
Haziran 2008

Kızılırmak / Şiir / Hasan Hüseyin Korkmazgil

17/11/2008 · Kategori: Siir


halit çelenk'e 
saygılarımla 
 
 
 
 
.................................................. 
.................................................. 
VE DER Kİ KİTABIN ORTAYERİNDE 
BÜTÜN IRMAKLARI DÜNYANIN 
KIZILIRMAKTAN GEÇER 
.................................................. 
.................................................. 
 
 
 
 
KIZILIRMAK
 
 
Silâh ve şarkı 
ben bütün karanlıkları bunlarla yendim 
	doğacak çocuğumun kanında esen 
	emekçi karımın dimdik bakışlarında 
	ve çetelerin sipsivri uykusuzluğu 
		silâh ve şark 


benim bütün şarkılarım iri kuşlardır al ve şafakleyin 
ışıklı nehirler büyütür silâh seslerim tankaranlığında 
yekinir yürür orman 
	yekinir yürür toprak 
		yekinir yürür kalabalıklar 
			ve der ki kitabın ortayerinde 
				bütün ırmakları dünyanın 
					kızılırmaktan geçer 


vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım 
geçin sıcak ırmakları kuşlarım 
kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım 


	açtım kırkıncı kapıyı 
	gördüm ki atın önünde et 
		titrer biryerleri zamanın 
	kırdım kırkıncı kapıyı 
	gördüm ki itin önünde ot 
		ürperip durur hiç olmalardan 
	şakıdı kuş 
	yarıldı nar 
	delirdi ateş 
	ve başladı uğul uğul uğuldamağa 
		bütün ırmakları dünyanın 
				kızılırmak 
				kızılırmak 

güneşin ortasında insanlar kımıldaşır 
ve der ki şakıyan kuş 
	yarılan nar 
		deliren ateş: 
			zaman akıyor 
omuzlarında kalabalık nalkırıklarıyla 
anasonlu duyarlığında general nargilelerin 
bir damla kankurusu çok eski savaşlardan 
belki silâhların çürümedik biryerlerinde 
belki pişman bir ağzın acıyarak anlattıkları 
aşka benzer bir karışık kıtlık direnci 
boyunları kafataslı saray kahramanları 
yığınlara vatan diye kalan yoksunluk 



	ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı! 


yıkık bir ud tiryakiliği antika cumbalarda 
kanaryalarında berberli bezginliği burjuvalığın 
bir polis burnu belki - dağdaki çarıksızın çarıksızlığı 
bir büyük vurgun düzeni - belki de bir lavrens 
	vurgunun soygunu nevyork'ta döllediği 
bir kucak sakal sanmak belki de marks'ı 
toprakları denizleri insanları ingilizlemek 
silâhlarla beklemek sömürge sofralarını 
	vaşington ağalarının pilâtin dişlerine 
taze bir kan gibisine gerinir güneşlerde 
saklar genişliğini şarapçasına 
altun tepsilerde çok büyük ölür yürek 
çok büyük hıncı kalır mayonezli kirenaların 
 
 
yanyana 
	birsofrada 
		sanfransisko ve c.i.a. 
			yâni çuval ve mızrak 
			notrdam'ın kargalarının güldüğü 
 
 
sakalları incili hümanizma satıcıları 
halep pazarlarından gecikmiş bir ikindi 
kışlalar öğlesonları asurbanipal 
	bir böcek ölüsünün geceyi kemirdiği 
tektanrılı çokyataklı ve çok çok acımaklı 
ikindi parklarında köpek ve kıral 
	altun ve brovningin karanlık egemenliği 


konuşun soytarılar 
çalgılar susun 
daha bitmedi açlar 
salınır o eski sularda cüzzam yalnızlığı kirliliklerin 
gözün gözü sömürdüğü topraklarda ayıp ve kara 
şimdi çoktaaan terekesi o serüven kahramanlığın 
o bezirgan mutluluk balık tutar şimdi mor kuytularda 
	

	ne de çok özlemişiz gökyüzünü kirşiz sevmeyi 

		kırdım kırkıncı kapıyı 
		kandım o pınarlardan 
		başladı ugul uğul uğuldamağa 
			bütün ırmakları dünyanın 
				kızılırmak 
				kızılırmak 
 
 
Sen ne cömert topraklarsın ey ortadoğu 
sen ne çok soyulansın ve hiç uyanmıyansın 


akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında 
kuytuların kuytularda ölüme döllenmesi 
sevişmenin soyutluğu ve çamurluğu 
duaların çamurluğu ve soyutluğu 
gökyüzüne insanca bakamamak 
                yâni hiçbir şey 
                yâni utanç ve lavanta 
                yâni mum 
çoktespihli bir ebabil ki uzar çöllerde 
uzatır baltazar bayramlarını petrol petrol 
uzatır köleliği âmin âmin 
	çeşmelerinden hâlâ şehname akan 
	şahlı seccadelerde acem ve anka 
	mezarlık toprak reformu - kölelerin eşelendiği 
	keskin bir ingiliz burnu - de ki abadan 
		ya da bir şah ve allah ve dolar üçlemesi 
			saat tam onikiye beş kala 
 
akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında 
soyubitmiş balıkların akvaryum bezginliği 
bir dilim ay 
	bir lokma arap 
		- gölgesini güneşten bile esirgeyen - 
			ve şakkulkamer bedeviliği 
			        yâni utanç ve lavanta 
			        yâni kirli ve kaçak 
			        yâni mum 
kalçaları, kadın pazarlarının - yok başka 
karanlık vatanseverliği kaçakçılığın - yok başka 
general nargilelerin madalya törenleri 
ve şeytan taşlaması petrol kırallarının - yok başka 
ezik ve utangaç 
bilgiç ve yoz 
mum 
	yâni demek istiyorum ki 
		sadakalı sosyalizm soytarılığı 
 
 
konuşun soytarılar 
çalgılar susun 
bekler güzel yarınlarını bu tutsak toprakların 
	çetelerin o sipsivri uykusuzluğu 


akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında 
neyin neye düşman olduğu belki de hiç bilinmeyen 
hergece bir düşük, sam radyosunda 
	hersabah bir komik âdem 
		bir hacıyatmaz 
ve komünistli bir kıralistan yunanistan'da 

hacının develeri gevişirken ay altında ortadoğu'da 
petrol ve çelik kırallarının gölgesinde bir istanbul akşamı 
                                  bizans ve kirli 
                                  türk ve yoksul 
                                  ve mâcun 
allaha ve devlete ve bilcümle gölgelere dualar eyliyerek 
biryanı yangın yıkım 
biryanı yoksul yetim 
biryanı dökülür pul pul 
deniz 
	altun 
		ve kristal karışımı halinde bir istanbul 
			uyanır köprüaltı uykularında 


elektıronik müzikli bir hicazkâr ud 
ve kızıl çağrısı açlığın 
o devletli tekliğinin kabuğunda bir hamal Ortadoğulu 
                                   sıla çalgını da 
                                   vatan yoksulu 
	               allaha inanır arapça 
	               yoksulluk çeker türkçe 
	               ve denizi sever çocukça 
	oraları söyler durmadan 
	oralarda yaşar bıkmadan 
	oralarda ölür istanbullarda 
 

kaktüs kemirenlerinden biri midir brezilya'nın 
yoksa nil'e tapan ve aç yatan bir fellah mıdır 
             kimbilir belki de rio'lu bir gecekondulu 
insan nerde başlar belli değil ki 
istanbulsuz gibi yaşıyarak istanbul'u 
vatansızlığını vatan diye güzelim gün ortasında 
            elektıronik müzikli bir hicazkâr ud 
            develeşip develeşip dönüşmesi gökdelenlere 
            yanki go hom'lu bir miting alaturka 
            betonarme balkonlarında emperyalizmin 
            ve kasıklarında maydarling amerika 
            yâni bütün devrimcilerin konakladığı 
            en çok özlediklerine düşman yaşıyan 
            bir gecikmiş kıral ve özgür köle 
            sürüyerek zincirlerini kaldırımlarda 
            ana avrat söverek soluna sosyalistine 
                    ve bir somun ekmek kaldırımlarda 
                    ve bir garip hamal kaldırımlarda 
                    ve bir vatanölüsü kaldırımlarda 
 
Ne bulmak içkilerde intiharlarda 
neye varmak birşeyleri durmadan çoğaltarak 
çiçek resimleri çizmek güneşli pencerelere 
ölüleri akreplerle çiyanlarla karıştırarak 
eski çamaşırları yenilemek dilencilerde 
bir eski oyuncaktan koca bir gençlik bulup çıkarmak 

kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz 
alı neden moru neden kırmızıyı kimbilir neden severiz 


	bir kenti geri almak ve davul 
	bir kenti geri vermek ve davul 
	oynaşmak iskeletlerle altunlarla madalyalarla 
	dedeleri gümüşlere altunlara atlara oranlamak 
	bıkıp bıkıp yeniden başlamak sevişmelere 
	kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz 
	alı neden moru neden kırmızıyı neden severiz 
					[kimbilir 
 
dal uyur daldasında yorgun dalların 
gece büyük büyük anlatır eskimişlerden 
su değil toprak değil 
		de ki acımışlıklar 
		de ki altun sözcükleri tükenmişliğin 
oturur direk direk 
götürür pazar pazar 
		ne ki yaşamak? 



		umduğum gel 
		sevdiğim gel 
		beklediğim gel 
		gel benim 
			kuşak kuşak 
				yoluna kurban olduğum 
 
Kırmızböceğini tanır mısınız? 

güneşin kıyısında kırmızböcekleriyiz 
bir, maviye çalar türkülerimiz 
	bir, kapkaraya 
kağnı uzaklığını bilir misiniz 
kırmızıbiber ve tuz
	bilir misiniz 
karlı karanlıkta yalnız 
		yapayalnız    
			ince ince ölmek 
			            bilir misiniz 
bugün bulgurun sonu 
	yarına dur bakalım 
                        öbürgün allah kerim 
                          bilir misiniz 
toprağın boynu bükük 
eller umarsız 
	ağam sen bilirsin 
		bilir misiniz 
hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz 
ve işte atombombalarıyla korunur açlığımız 
 
 
işlemeli mendil ve kurşun 
harmanyeriyiz hey bre 
            karakol kapısıyız 
                   imparatorluk kokar sefaletimiz 
soyula soyula çıplak 
güdüle güdüle sürü 
bütün halklar gibiyiz - biraz kuşdili 
                             biraz kahvefalı 
                             ve biraz da düş 
hapisâne avlusuyuz hey bre 
            cennet kuzularıyız 
	    helallaşır gibi bakarız dostların gözlerine 
severiz gülyağını 
    ve bir de aynaları 
	ve bir de aynalarda yiğitlik masallarını 
		sonra azıcık da sakızı 
		azıcık da uçkurhavalarını 
bıyık burup gazel çekeriz de tenhalarda menhalarda 
uzatırız boynumuzu elkapılarında 
                             sülünler gibi 

ve işte türkiyeliyiz 
hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz 
hamsiyiz karadeniz'de 
	çukurova'da pamuk 
		uzunyayla'da buğdayız 
			ege'de tütün 
sınırboylarında gözükara kaçakçılarız 
istanbul'da kadillaklı karaborsacı 
	ve doğu dağlarında koçero'larız 
eşsiz bir güzellikle çarpılmış gibi 
	uyumuşuz yoksulluğun körmemelerinde 
çalışkanız 
filozofuz 
dostuz 
bütün sömürülenler gibi ezik 
	bütün uyananlar gibi kızgın ve doluyuz 
seslenir yüzyıllar ötesinden pir sultan abdal'ımız 
                         'üstü kanköpüklü meşe seliyiz' 
etekleriz de kodaman soyguncuları ekmek kapılarında 
gözümüz gibi koruyup kolladığımız devletin silâhını 
			hey bre 
		yoksul - yetime doğrulturuz 

ve işte türkiyeliyiz 
ateşleriz de mandıraları fabrikaları 
	topal karıncayı melhemleyip salıveririz 
bir yaprak düşer bir yanbakış götürür biryerlerimizi 
kan sızar yeşillerden ak mendillere 
çıkarıp öcümüzü dağbaşlarına 
	ağıtlara ağıtlara dökeriz yüreğimizi 


saksıda çiçek 
kıraçta ceviz 
örtülerimizde nakış nakış sabır ve gözyaşı vardır bizim 


akıyorsak garip çaylar gibi incelerekten 
dokutuyorsak eğer sonbahar gibi 
	çok ağır olduğumuz içindir mandalar gibi 
		ve balıklar gibi çok kalabalık 
seviyorsak silâhı ve yoksulluğu 
susuyorsak kar altında toprakçasına 
bıçak kemiğe değmediği 
	güneş ufuktan doğmadığı 
		o tozkoparan fırtına 
		      kapımızı 
		      kırmadığı 
		      içindir 

vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım 
geçin sıcak ırmakları kuşlarım 
kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım 
 

Anasının karnını tekmelediğinde temmuz 
kocaman ve çoook akıllı bir balıktı uzayda 
                             proton -1 uydusu sovyetler'in 
                             ve çelik bir kelebekti mariner-4 
                                         ensekökünde merih'in 
şeftali emzikteydi bursa'da 
pamuk çiçekte 
	çukurova'da 
ve yeşil bir buluttu buğday 
	konya'da 
		sivas'ta 
			siverek'te 

ozan ozanca söylüyordu dünyanın geleceğini 
işçi grevce 
adını bile bilmediğimiz birileri vardı dünyanın bir- 
		                             [yerlerinde 
                             örneğin Singapur'da 
                             tahran'da belki 
                             belki de kordoba'da 
karakas'da mı desem katanga'da mı 
yoksa roma'da mı ankara'da mı 
birileri biryerlerde durmadan yontuyordu 
         barışı mermer mermer 
         öfkeyi demir demir 
         sevgiyi tunç tunç 
              doyumsuz günler aşkına 
 

ölmek birşey değil dostlar 
	hergün ölmek güç 
açlık 
	o başka ölüm 
açlık korkusu 
	beter 
ne atom ne hidrojen ne yangın 
dağları dümdüz etmeğe - dostlar 
                            aç çocukların çığlığı yeter 
proton-1 
mariner-4 
güzel 
   akıllı 
      büyük 
yıldız kaymaları masallar getirirken gecelerime 
yangından kaçar gibi bölük bölük 
         sırtı yorganlı emekçileri cömert ülkemin 
              göçüyorlardı vatan vatan 
                  viyana üzerinden 
                  adenover almanyasına 
              'allı turnam bizim ile gidersen 
              şeker söyle kaymak söyle bal söyle' 
söyle ki iyi vursun hınzır vurguncu 
tüyübitmediği soysun tefeci 
eskiden gemilere bindirip bindirip zencileri 
allı turnam geçersen ırgat pazarlarından 
zincirli topraklardan hacizli kapılardan 
hastane önlerinden geçersen allı turnam 


insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor 
birşeylerin gidişinden ve hiç dönmeyişinden 

sabahları yorumlamak güç değil 
yoksulluğu yorumlamak güç değil 
nasılsa bir başka yorumlamak hep aynı sabahları 
		esmer ve uzak 
	inmeli antenlerin ardında şaşkın 
ve grevler döverken komprador marka demokrasinin 
 				[duvarlarını 
yedirip yüreklerini korkularına 
	bir köledüzenin uşağı efendisi 
		cebi dolarlısı da 
			sırtı bitlisi 
tekmeler gibi güneşi çocukların gözbebeklerinde 
	        'arefe gününde bayram ayında' 
	        vurdular emekçilerin kongresini 
	kördüler 
	karaydılar 
	çiçeksizdiler 
		ve gelip bir karanlıktan 
			gidiyorlardı bir karanlığa 
 
Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim 
içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam- 
			                            [sarlığım 


kocaman ve çoook akıllı bir balıkken uzayda 
	proton -1 uydusu sovyetler'in 
	ve kondukonacakken luna'lar 
		tatlı bir öpücük gibi ay'a 
dilenmek benim ülkemde 
      işsizlik benim ülkemde 
      ve şeytan taşlamak yasak değildi benim ülkemde 
	baböf'ü okumak yasak 
paspas yapıldı demirinden giyotinin 
direktuvar bir ölü söz lârus'ta 
oysa bizim buralarda 
	kelepçe yapılıyor hâlâ 
	pitekantıropüs babanın günahsız baltasından 


kopmuş toprağından kanayarak 
		kanayarak 
saçılmış yollara türkü türkü 
ışık ne 
    vatan nerde 
          ne ki kutsallık! 


kentlerin varoşlarında sanki kurt sürüleri 
tanrıya filan değil 
          allı morlu ışıklara dönük yüzleri 
konuşur elleri ekmek ekmek 
                takırdar çeneleri 
ölüm yakın  
	lokman uzak 
anlamak yasak değildi benim ülkemde 
			anlatmak yasak 
adına grev diyorlardı 
	adına gecekondu 
bir şey dolaşıyordu aramızda seslisoluklu 
yaşıyorduk onu biz - dinine allahına kitabına dek
yaşıyorduk yağmurda yaprak gibi her zerremizde 
ölmek yasak değildi yoluna onun 
                    adını koymak yasak 
tutmuş troya atları subaşlarını 
          madalyalı seyisleri emperyalizmin 
ak taşın üzerinde iki damla kan 
                  biri memet 
                  öbürü memet 
                  'arayerde bu kan nedir 
			dost dost dost' 
görmek yasak değildi benim ülkemde 
		göstermek yasak 

ben ki uçan kuşu kıskanırdım oyun çağımda 
nehirleri yağmurları selleri kıskanırdım 
buluttan gemilerimle aşardım duymadığım denizleri 
yıldızlardan yıldızlara kurulu hamağımda 
	mapusâne türküleri söylerdim geceleri 
bir uzak sel sesiydi o kaygan günlerimde ekmek kavgası 
dünyamda renkler ve böcek sesleriyle bir öyle cümbüş 
en hırçın yıldızları en uysal kavaklara işlemek yaprak 
					[yaprak 
yaralı bir serçenin gözlerinde bir evren ölüp ağlamak 
ve bütün haziranları bir tek gülle açmak hersabah 


o tedirgin ellerin bakışları hâlâ sofralarımda 
hâlâ çizik çizik kanar kaygusu o ekmeksiz akşamlarımın 
yok artık, dost yüzlü ağaçlarım, gurbet kanatlı gemilerim 
						[yok 
gömüldü gitti kervanlarım o çıtır çıtır ağustos gecelerinde 


bir dilim güneş koyup bir dilim yoksul sevince 
aşk büyütmek 
	gecelerce gecelerce özlemeklerden 
bölündüm ayrılıklara parça parça 
dağıldım yeryüzüne çığlık çığlık 
şimdi patron yüzlü sabahlardayım 
şimdi direk direk direnmek 
  
gel benim sevdiceğim 
gel benim umducağım 
beklediğim gel 
gel de bitsin 
        kuşak kuşak 
            yoluna kurban olduğum 
 
binip binip bulutlara ulaştım yıldızlara da 
	kıtalardan kıtalara el sallıyamadım 
		el sallıyamadım 
                 turnalar bile geçip gitti türkülerimden 
                 ben kaldım buralarda 
ben işte kaldım buralarda ey dost 
kırmızıkuşlar 
     kırmızıkuşlar 
        diye diye avuttum 
	hırçın çocuklarımı 
em, em 
	diye diye ağladıkça 
		ağladıkça 
			masmavi çocuklarım 
				hep işte böyle 

insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor 
anaç bir ağaç gibi dinleniyor kaygularım şimdi güneşte 
aldanmak ne kolay 
                  ne temiz 
                     ne ilkel 
		allahım! 
kalabalıklarla sevmek güzel günleri 
			ne denli güç 
			ne denli güç 
				allahım! 
  
uzay 
o masallaranası yıldızlı karanlığım 
		karanlığım benim! 
o şafak tarlalarının ekmeğe dönüşmesi 
sarıçiçek vakti ölmek ekinler arasında ve şafakleyin 
        bıldırcınlar ve yıldızlar ve tanyeli eşliğinde 
birşeyleri bulmak ve varamamak 
vakur bir ağaç gibi kucaklamak evreni ve şafakleyin 
	            alfa 
             	beta 
	             gama 
                  	ve aynştayn 
	yâni biraz daha iflası korkularımızın 
		insan denilenin karanlık kurtuluşu 
	bir ceviz yaprağı denli basit ve ilkel 
	     karışık mı karışık bir ceviz yaprağı gibi 


nezaman kaldırsam başımı geceleyin 
ne denli çok anlamağa çalışsam 
	gökyüzü bir yapraktı unutulmuş 
	    not defterinden aynştayn'ın 

ne sanat sanat için şarlatanlığı 
                      ne savaş için savaş 
çoktan anlaşıldı hey bekleroğlu 
                         taşın taş olmadığı 
		   ateşin ateş 
şimdi deprem çizgileri yığınların gözbebeklerinde 
şimdi yumruk çiçekleri o sömürge ülkeler 
aşamazken kel dağları kel dağları düşlerde bile 
geçtim sesduvarlarını sesduvarlarını düşlerde gibi 
yedi başlı beyler besledim yüreğimden yedirerek 
vurdum sonra başlarını beylerin efendilerin 
yok benim tanrılarla kişilerle hiçbir alışverişim 
ben artık, düzenlerle boğuşan bir gerçek devim 
öyle bir dünyayım ki ben-hep özlenmiş hiç yaşanmamış 
insan ve emekten geçer ekvatorum benim 
kendim çizerim sabahlarımı-yok benim sabahçıbaşım 
yok benim lüpçübaşım yok benim hötçübaşım 
                       yok 
                            yok 
                                 yok! 

Elbet bir bildiği var bu haçaturyan'ın 
bir bildiği vardı elbet erzurumlu hançerbarı'nın 
arjantin pampalarında uykusuz çetecilerin 
	benim kurtuluş anıtlarımda mermi yüklü ananın 
	lumumba'nın kanının 
	kanayan viyetnam'ın    . 
		kurşunlu duvarlara doğan günlerin 
		    kalabalık acıların 
		    bıçakaçmaz ağızların 
			bir bildiği vardı elbet 
			bir bildiği var 
			bir bildiği olacak elbet 

hiç yalan söylemedi kalın çizgilerle susuşu yoksulluğun 
hiç yalan söylemedi gözlerde zulüm 
    ve çıplak uykularında zengin düşleri milyonların 
              hiç yalan söylemedi 

hiç yalan söylemedi bu ozan 
elbet bir bildiği var bu kayguların 
birikip birikip durmadan biryerlerde 
acıların öfkelerin birikip biryerlerde 
yekinmesi yatanların ve yürümesi 
akması küçüklerin ve katılması 
yıkması birşeylerin 
	ve yıkılması 
	    yıkılıp yapılması 
hiç yalan söylemedi bu ozan 
işte karton kaleleri kapitalizmin 
işte gözün göze düşman olduğu 
		işte elin ele düşman 
ve işte benim 
    yeryüzünde güller gibi açılan devrimlerim 


kamboçya'da kalkan kamçı 
	şaklar çukurova'da belimde benim 
istanbul'da verilmeyen hak 
		durdurur dakota'nın volanlarını 
ve der ki öpüp kaldırdığım ekmek 
     - beni böyle yerdenyere çalan şey - 
             nevyork'ta bitmişse grev 
             ben burda bil ki grev gözcüsüyümdür 
  
benim gözlediğim 
gel benim yürekyağım 
gel benim 
          kuşak kuşak 
yoluna kurban olduğum 
                        gel! 


Of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar 
cilalar civeleklikler yalancılıklar 
karagünlü saraylı soytarılıklar of! 
soygunların gölgesinde sosyete adaleti 
bre hitlerkırması kurtköpekleri 
	il duçe döküntüsü yandançarklılar 
		bre arapsaçı sadakalı sosyalistler eh! 
 
 
elif lâm mim vav he ye 
direkler arası kubbe 
a be ce de ve ye ze 
kadillak marka bir hecindeve 
saraylardan saraylara aktarılarak 
	eldenele ceptencebe aktarılarak 
		- yürü bre kahpe devran! - 
kanarmş savaşlarla kıtlıklarla yoksunluklarla 
bir gözünde nevyork 
	bir gözünde moskova 
gevişir tespih tespih 
dökülür dua dua 
	ayışıklı sularında 
                                      ortadoğu'nun 
of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar 
allamalar pullamalar törpülemeler 
karagünlü saraylı soytarılıklar of! 


Yorul ey gayrı 
akma ey su! 
ey benim yaratan tedirginliğim tutsak yanım dinmeyen 
                                                                       [sızım ey! 
çıkarıp çıkarıp yeniden çıkarmak bu dağı bu doruğa 
	yorul ey gayrı 
	akma ey su! 



durup durup kaygulanmak gibi birşey bu bizim sularla 
				[akıp gitmelerimiz 
sonsuz bir tren penceresinden savrulan güvercinleriz 
	çok buruk çok buruk bir şarap diyorum sıkın bağları 
	ben hiç ölmediğimi yaşamak istiyorum 
	orman seviyorsam kimbilir dallara düşmanlığımı 
	bayat bir başdönmesi - susmamak diye birşey 
	kantutar beni yoksa - kantutmak diye birşey 
	bırakma beni bırakma beni - çıldırırım diye birşey 
	oysa düştüm develeri - düşlerimde uçaklar şimdi 
	düşlerde başlayınca devrim - ne anladınız? 
	devrim diye birşey - bir gecekondu tenceresinde 
	demek ki önce devrim - ne anladınız? 
	ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa 
		yorul ey gayrı 
	             akma ey su! 
  
çiçekler bırakınca renklerini biçimlerini 
resimler sakal salınca yaldızlı albümlerde 
eski bir türkü gibi bakışlarından belli 
bitkilerin sürüp giden yeşillerinden belli 
kalırız gündengüne yaşlanan sözcüklerde 
bir akşam saatinde günbatımında 
gözgöze gelmelerde ve içkiye yenilmelerde 
bülbüllerin öte öte bitiremedikleri 
kana benzer kan değil kan gibi korkunç ve karanlık 
kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda 
belki de çocukların hiç bitmeyen oyunlarında 

ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa 

gülersin - menekşeler olur sesin - bırakıp gitmek 
gözlerine bakınca balıklar cıvıldaşmak - bırakıp gitmek 

bir avuç bulut içmek masmavi güvertelerde 
ağlamak tekil değil - ne anladınız?- bırakıp gitmek 
kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda 

böcekti karanfildi kemandı bonaparttı 
	anarşistti burjuvaydı polisti kenediydi 
		yoksuldu zengindi kıraldı soytarıydı 
			soğuktu sıcaktı ılımandı of 
		                değil işte bu değil 
		                       topunun sülâlesini! 
 
adamı tutup götürüyorlar      
geceyi burnundan getiriyorlar 
bütün kırbaçları bütün kelepçeleri bütün alçaklıkları 
adamı vurup öldürüyorlar 

geceyi bir daha yaşamak kolay 
adamı bir daha öldürmek zor 
siz bu tutanaktan ne anladınız 
öldürmek diye birşey - ne anladınız 
suçsuzdu diyorum - ne anladınız 
sefaleti yok etmek adamın düşü 
güzel günler düşünmek işi 
diyorlar bu kokan balığın başı 
tevfik fikret diyor devenin başı 
kime yüklemeli bu iğrenç suçu 
kime yüklemeli bu iğrenç suçu 
kime yüklemeli bu iğrenç suçu 
  
 
Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim 
içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam- 
		                                          [sarlığım 


biz ki 
	petrolü kavuçuğu kahvesi ve kakaosuyla 
	ve kastro'su zapata'sı amado'suyla 
	sıcak ve kıvrak bir şarkı gibi düşünürüz 
			atlantikaşırı bağımsızlığı 
biz ki bir vaşington sineği kondurup bir zenci dağa 
            kanlı bir çocuk başı buluruz viyetnam'dan 
ve bazan 
	öyle bir sızıyla sarsılır ki antenlerimiz 
	   sivaslı bir bağlamadan 
	   afrikalı bir tamtamdan 
		daha ilkel ve yalınkat kalır 
		o ipek öfkesiyle leonid kogan 

beni ısırdı 
	- bilirim - 
		18'lerdemondros'larda 
demokrat suratlıydı 
		bilirim 
			bezirgan dişli 
hâlâ damlıyor kanım 
	viyetnam'da kırılan dişlerinden 
ve hâlâ aç dolaşıyor başkent caddelerinde 
		kurtuluş savaşı kahramanlarım 
	çoğunun çoktan söndü ödü ocağı 
	            kalmadı çoğundan bir nişan bile 
işte bundandır ki benim 
            birtürlü gülemiyor 
		gülemiyor 
			gülemiyor işte türkülerim 
 
 
 
 
of ooofff 
ne de çok seviyorum harita okumayı! 
sakarya sivas erzurum 
	madrid seul havana 
		hepsini hepsini anlıyorum 
alev alev budistleriyle saygon 
linkoln'ün mezartaşı vaşington 
ve süzgün gözlü kompradorlarıma kurtuluş istanbulu 


			anlamak hem kolay 
			hem kolay değil 
 
ne ölüm 
ne aşk 
ne de işsizlik 
            ve ne de deniz deniz kabarması yüreğin 
ne içki 
ne çiçek 
ne dostluk 
            ve ne de akşam saatleri dişi kentlerin 
insan bir anda bütün bir evreni birden yaşıyor 
             kan sıçrayınca bağımsızlık bayraklarına 
 
Birgün çıkıp geldiler - anlamsız yüzlerini ve gülüşlerini - 
tüketimartıklarım üretimorganlarını ve eski külotlarını - 
çikletlerini çukulatalarmı getirip bıraktılar - tiklerini mi- 
miklerini çiğliklerini - gençkızların düşlerini getirip bırak- 
tılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - iplerini 
oltalarını konservekutularmı - süttozlarmı soyalarını sa- 
lemlerini - kısırlıkhaplarmı madalyalarını tasmalarını - 
bayraklarını bayrakyırtmalarını sövmelerini - anamıza 
bacımıza çocuğumuza - en çok önem verdiğimiz şeyle- 
rimize - üretimorganlarını ve tüketimartıklarım kullana- 
rak - tanrının ve isa'nın ve bizimkilerin izniyle - atlarını 
seyislerini çombelerini - tıraşlarını ve dişlerini getirip bı- 
raktılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - son- 
ra güzel güzel anlaşmaları - sonra güzel güzel sözleş- 
meleri - sonra güzel güzel paylaşmaları - asılmış- 
ların ve asılacakların izniyle - vedurmadan durmadan
baltazar bayramlarını - sonra güzel güzel savaş uçakla- 
rını - radarları rampaları atombombalarmı - denizaltı de- 
nizüstü birşeylerini - bilinçaltı bilinçüstü herşeylerini - 
piekslerini bitekslerini bitpazarlarını - eroinlerini kokain- 
lerini getirip bıraktılar - hergün hergün yeniden getirip 
bıraktılar-  
             ve sonra çekilip gitmediler gemilerine 
             ve sonra çekilip gitmediler gemilerine 
             ve sonra çekilip gitmediler gemilerine 
                     ve artık okadar çok şey getirdiler ki 
                     ve artık okadar çok şey getirdiler ki 
                     ve artık okadar çok şey getirdiler ki 
                            bağımsızlığa yer kalmadı ülkemde 
 
 
acılar ey acılar 
işsizlik acısı 
özgürlük acısı 
bağımsızlık acısı ey 
ve ey mızmız acılara direnmenin yoksul kahramanlığı 
                               ey hergün ölüm 
                               ey hergün ölüm 
toplanın 
birleşin 
bir olun 
            acıların şâhı gibi gelin üstüme 
                           gelin 
	        ve bitsin şu iş 
 
 
 
seninle gelecek - çâre yok 
seninle bu tatlılık ey büyük acı 
 	gök incir nasıl ballanırsa acılardan 
	acı koruk nasıl bulursa balların en sarhoşunu 
			o işte o! 
		gel benim darmadağın direncim 
		gücüm 
		     emeğim 
			çilem gel 
		gel benim büyük acım 
		     gel ve bitir şu işi! 
		kalaylardan mı gelirsin bolivya'lardan 
		rio'nun favelalarmdan mı 
		ispanya'dan mı viyetnam'dan mı 
		zonguldak kömürlerinden mi gelirsin 
			çukurova'lardan mı 
		yellerle mi gelirsin ateşlerle mi 
		uçarak mı koşarak mı yırtınarak mı 
			gel işte gel gayrı 
			gel 
			    gel 
			gel de bitir şu işi 

elbet bir bildiği var bu çocukların 
kolay değil öyle genç ölmek 
yeşil bir yaprak gibi yüreği 
	koparıp ateşe atmak 
		pek öyle kolay değil 
hem öyle bir ağaç ki şu yaşamak denilen şey 
	her bahar yeniden yeniden tomurcuklanır da 
	             yalnız bir bahar çiçeklenir 
             	      a benim gülüm! 


elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi 
				[yüzümün 

yaşamak 
	bir köpek gibi tekmelenerek 
yaşamak 
	öpülüp okşanıp kaldırılarak 



ne donkarlosun domuz ahırı 
	ne senatör makdoların oda uşağı 
		ne de hacıfışfışın kurban etidir 
demokrasi 
	demokrasi denilen o haspanın - a benim gülüm 
		lordlar kamarasına açılmaz kapısı 
beşikteki bebeler bile biliyor bunu artık 
biliyor ve unutmuyorlar 
	insan kanıyla işlediğini 
		o teksas tipi demokrasinin 
 
elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi   
				[yüzümün 
elbet kolay değil öyle genç ölmek 


kore bir kan lekesidir 
	akşamlarımızda sızlayan 
bir kopuk koldur hiroşima 
		uçaklar geçtikçe çırpınan 
orda 
	uzakdoğu'da 
		gencecik yürekler gibi seğrîşir her bahar 
			barış güvercinleri hiroşima çocuklarının 
burda 
	benim ülkemde 
		titreşip durur yeni barış güvercinleri 

insan karıştırıyor bazan 
		ölmek mi yaşamak 
		yoksa yaşamak mı ölmek 


bir karanfil takmak yakaya 
belki de bir orkide 
bir baloya gitmek 
              gitmemek 
bir kumar partisi belki de 
onlarca hep birdir a benim gülüm 
onlarca hep aynı değerde 
	afrika'da kaplan ve zenci avıyla 
		bir atom savaşı ve toptan ölüm 


çocuklar büyümesin 
	     büyümesin 
	tomurcuklar açmasın 
                                 açmasın 
	     ve sularca akmasın o en güzel şey 
yaşlılar yaşamasın 
		yaşamasın 
	ocaklar tütmesin 
		       tütmesin 
ve yuvalar, gülüm benim 
	gülmesin gülmesin 
çapraz iki çizgi ak bulutlara 
gâvur gözlü kargaları emperyalizmin 
			amerikan bitpazarlarında 
  
dünya bir genişleyip alabildiğine 
		daralıyor birden eliçi kadar 
ve dolar 
    madalyalı bir yular gibi geçmiş boyunlarına 
ne güvercinin göğsündeki gökkuşağını görür gözleri 
ne karakarıncanın güneşe günaydınını 
ne de sevişir gibi işlemenin güzelliği titretir yüreklerini 
kongo bir açık bonodur 
            belçikalı banker brodel'in kasasında  
ve mister gülbenkyan'ın purosunda 
             enfes bir tütündür havana 
duymazlar çeliğin mavi kahkahasını 
tomurcukta çatlayan gücü görmezler gülüm 
satarlar bir akşam içkisine 
                o cânım ülkelerin 
                        narçiçeği yarınlarını 

satarlar gülüm 
memedi memede vurdurup memedin tarla sınırında 
memedin karahaberini satarlar memedin memedine 
ve karagün 
   - hangi karagün? - 
	gelip çatınca davul davul 
yavruyu memeden koparır gibi 
	koparırlar işleyen elleri işlerinden 
	sokarlar ateşten ateşe gülüm 
	soygun düzeninde göbek atarlar 
ne sevinç 
ne kıvanç 
ne güven 
bize onlardan kalan 
		bir avuç yorgun umut 
		   zincirde bir vatan 
		        ve kanrevan türkülerdir 
  
İncecik boyunlu kıraç karpuzu 
	dışı yeşil yeşil 
	içi kırmızı 
yuvarlana yuvarlana geçer bulutlar 
meler yanık yanık bağlı bir kuzu 
nah şuramda koskocaman dağ benim 
nah şuramda ipincecik bir sızı 
ceylanları ceylan gibi çizmem ben 
		çizersem hilâl boyunlu 
çiçekleri çiçek gibi çizmem ben 
		çizersem nakış nakış 
akarım ince ince de olurum nehir nehir 
kavgaları kavga gibi çizmem ben 
                               çizersem türkü türkü 
yazmışlar benim için kocaman kitaplara 
                                    dışı yeşil yeşil de 
                                    içi kırmızı 


neylerim ben kitapları kocaman kitapları 
efendim okusun benim, canım efendim 
o kuştüyü salonlarda, canım efendim 
okusun da büyüsün benim efendim 
okusun da biliversin aklımdan geçenleri 
ben işte hep böyle azgelişmişim 
yâni ben çünkü evet azgelişmişim 
evet çünkü hayır fakat ben işte azgelişmişim 
çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş 
cephelerde mapuslarda aslanım aman 
kıtlıklarda kıyımlarda kurbanım aman 
seçimlerde sayımlarda ben varım aman 
kerpiçlerde küllüklerde hayranım aman 
şenliklerde şölenlerde ben yokum aman 
  
ben işte hernedense azgelişmişim 
çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş 
demiri de kömürü de sökerim aman 
buğdayı da pirinci de ekerim aman 
çilem budur benim işte çekerim aman 
evet çünkü hayhay fakat ben işte azgelişmişim 
yâni ben çünkü evet hayır fakat azgelişmişim 
ölüm kalım kıtlık kıyım ben varım aman 
bayramlarda seyranlarda ben yokum aman 
soygunlara vurgunlara hayranım aman 
vatan millet allah patron kurbanım aman 
kalabalık ve karanlık türküyüm aman 

benim için demişler ki kocaman kitaplarda 
                                             dışı yeşil yeşil de 
                                                      içi kırmızı 
neylerim ben kitapları kocaman kitapları 
efendim okusun benim, cânım efendim 
okusun da biliversin aklımdan geçenleri 
okusun da açıversin gözünün şafağını 
turnalar çizeyim gurbetlerime 
ağıtlar düzeyim yiğitlerime 
kelepçeler vurulsun bileklerime 
okusun da büyüsün benim efendim 
yumuşacık salonlarda cânım efendim 
 
ve der ki şakıyan kuş 
	yarılan nar 
		deliren ateş 
bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu 
	uşak matti seyretmez de breht'i 
	efendisi puntila'sı seyreder 
bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu 
	volga mahkûmları'na mahkûmlar değil 
	aristokrat salonlarda efendiler içlenir 


damarı pir sultan damarı 
damarı robson damarı 
gelir uğul uğul yeraltı nehirlerinden 
                    gelir ve bulur yüreğimizi 
                   damarı kavga damarı 
bu ne biçim düzen hey bekleroğlu 
öfkesi sesinden büyük 
        sesi ününden kocaman ruhi su'yu 
şu benim her dalı bin dert açan çıra-çakmak ülkemde 
şu benim yürekleri çıra-çakmak tutuşanlarım değil 
                                    istanbul 
                                    sosyetesi 
                                    alkışlar 
		'gelin canlar bir olalım 
		tevekkel tu taalâllah' 


vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım 
geçin sıcak ırmakları kuşlarım 
kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım 
  
Ay doğar bedir bedir 
yel eser ılgıt ılgıt 
sırıtır sıram sıram elkapıları 
	elkapıları da kölelik kapıları
		kul olur yiğit 

ay doğar hilâl hilâl     
gün doğar devrim devrim 
sırıtır sıram sıram elkapıları 
		elkapıları da kölelik kapıları
			kurtulur yiğit 


yeşili çin'den gelir bu kahkahanın 
		kırmızısı afrika'lardan 
ve dünya dünya olur diyorum hey bekleroğlu 
		yaşamak yaşamak 
gün gelir biz de görürüz yedi rengini deryaların 
gün gelir biz de ölürüz hey bekleroğlu 
		yaşamak gibi güzel 
süzüp süzüp güneşi bereketlerden 
		çin'den hindistan'dan amerika'dan 
		taze bir kan gibi dolaşırız biz de bu yeryüzünü 
 
 
vatan topraksa eğer 
ormansa nehirse mâdense vatan 
işçiyse köylüyse aydınsa vatan 
	yâni yapıp yaratmaksa herşeyi yenibaştan 
		sevmeyi yenibaştan 
		alkışı yenibaştan 
	bir hesabı vardır bunun sorulur 
	bu hesabı soracaklar bulunur 
		akgün karagünden öcünü alır birgün 
ürker altunlu yiğitliğin senin ey bunak düzen 
ürker bu yağma saltanatın 
	o kanlı karanlıktan kopup gelen bebeğin 
		güneş renkli ilk çığlığından 
lenin'ler olur bu çığlık hey bekleroğlu 
     marks'lar mao'lar mevlâna'lar 
          mustafa kemaller olur hey bekleroğlu 
                galile'ler gagarin'ler adsız ustalar 
                     ve sen olursun işte hey bekleroğlu 
                           kıtlıklarda 
                                kıranlarda 
                                     kurtuluşlarda 

uyan ey köşem bucağım 
kırıkkolum iğriboynum sağırkapım dilsizim 
vaktidir direnmenin 
vaktidir şimdi 
karalasın göbeğinde güzel gün 
karalasın göbeğinde mutluluk 
karataş çatladıçatlıyacak 

proton -1 
mariner - 4 
	anamın aksütü gibi biliyorum ki 
	aynı kafadan doğma 
	aynı ellerden çıkmadır 
	     ve aynı amaçlarla dönmeseler de uzayda 
	          anamın aksütü gibi biliyorum ki 
	              bir mariner işçisi de özlemektedir 
			                                     [barışı 
			 en az bir proton işçisinin sevdiği 
				                        [kadar 
Silâh ve şarkı 
ben bütün karanlıkları bunlarla yendim 
sesimde benim 
	iki yumruk gibi yanyana dövüşüyorlar 
		spartaküslerle viyetkonglar 
yüreğimde benim 
	ette bıçak gibi yatıyor 
yarım kalan şarkıları yiğitlerimin 
öfkemde benim 
	çok dallı bir ağaçtır özlemek 
		doymadan gidenlerimin gözbebeklerinden 

yürüdüm üstüne üstüne bunca yıl 
geçtim dikenlitellerini yasakların bir bir 

tavında demir 
	tavında toprak 
		ve tavında yürek gibi kabarık 
			ve alıngan 
dokundum ateşli kabuğuna güzelin 
			iyinin 
			      gerçeğin 
		soyundum kötülüklerden çırçıplak 


dünyanın tepesinde bir avuç hışır 
karga kanat çırpsa uykuları karışır 
yağmalanmış emeklerden gelir soylulukları 
	yağmalanmış özgürlüklerden 
	dinleri imanları vurgun kelepir 
toprağın memeleri 
       altun ışıltılı kumları kıyıların 
	emeğin çiçekleri 
	       hep onlar için   
hep onlar için takvimlerin mutlu günleri 
içimizin karanlığı 
soframızın öksüzlüğü 
hiç gülmemesi yüzlerimizin 
	      hep onlar için 
adları morgan da osman da filân da olsa 
isacı da olsalar muhammetçi de 
iki dallas domuzu gibi benzerler birbirlerine 
            karagünler için kaldırırlar kadehlerini 
                    adanalı bir toprak ağasıyla 
                            detroit'li bir otomobil fabrikatörü 

dünyanın tepesinde bir avuç hışır 
dinleri imanları vurgun kelepir 
şarkılarda bile istemezler güzel günleri 
ve bacakları çörçil zaferi çizerken havalarda musolini'nin 
                    öter faşizm düdücükleri 
		yanki go hom çaçaca 
		maydarling amerika 
		maydarling amerika 

Bir oğlum olacak adı temmuz 
uykusuz 
	korkusuz 
	    beter mi beter 
ben beynimi satarak yaşıyorum 
o benden proleter 
 
bir oğlum olacak adı temmuz 
karataşın göbeğinde aşk 
karataşın göbeğinde barış 
karataş çatladıçatlıyacak 
bende bitmeyen kavga 
	onda yeniden başlıyacak 


bir oğlum olacak adı temmuz 
öfkede benden fırtına 
           sevgide deniz 
ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun 
ne kutupşafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin 
temmuz gibi sıcak ve bereketli 
	          temmuz gibi uçsuzbucaksız 
 


bir oğlum olacak adı temmuz 
dilinde en güzel sesi türkçemin 
	kulağı en yiğit şarkılarla delik 
korkak bir merakla değil yıldızlı karanlığı 
	vivaldi'yi dinler gibi okuyup anlıyacak 
ve belki de sütdişleri sürerken balaban bir bursa şef- 
			                         [talisine 
	ay'dan kendi sesini dinliyecek 
	vahşi bir çiçek gibi açılmış gözleriyle  
  
ben ki yalınayak bastım kızgın dişlerine açlığın 
	iri bir çizme gibi balkanlar'a basarken faşizm 
		dağlarda silâh atmayı sevdim 
ben ki silâh taşıdım gizli gizli 
	dünyanın bütün devrimlerine 
boşuna dönmüyor bu rotatifler 
boşuna bağırmıyor bu kara 
boşuna dinlemiyor bu korku kapımızı 
anamın aksütü gibi biliyorum ki 
	doyumsuz günlere doğacak temmuz 
		doyumsuz günler görecek 
hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi 
hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça 
beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz 
	ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler 
				      [gibi günler 
		ama mutlaka 


karataşın göbeğinde aşk 
karataşın göbeğinde barış 
karataş çatladıçatlıyacak 
ben direndim yorulmadım 
	o yorulup yıkılmıyacak 


vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım 
geçin sıcak ırmakları kuşlarım 
kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım 
 
 
ankara/temmuz 1965 
 
Hasan Hüseyin
 
 
 
“mayonezli kirena” : ikinci dünya savaşı günlerinde, bazı ülkelerde 
emperyalist ordu komutanlarına tepsi içinde sunulan çocuk ölüsü. 

“şakkulkamer” : ay’ın yarılması, çatlaması, ay’daki gölgeler 
muhammed’in mucize gösterip, ay’ı yardığı, çatlattığı biçiminde 
dinsel bir inancın doğmasına yolaçmıştır. 



 
Köprüye Varınca Köprü Yıkıldı - Hasan Hüseyin



 

Söylenden Romana

30/10/2008 · Kategori: Kitap Ozetleri

Söylenden Romana

Tahsin Yücel

Gelişmiş yazınların tarihini yüzeysel bir biçimde gözden geçirdiğimiz zaman bile “destandan romana doğru bir gelişim”den sözedilebileceğini görürüz. Ancak, hemen her zaman, bu gelişim bir dönüşümden çok, bir yer değişimi olarak çıkar karşımıza; bir başka deyişle, “destan” yavaş yavaş “roman” biçimini almaz, değişik yazın türleri arasında “destan”ın tuttuğu yere “roman” geçer. Örneğin, XVII. yüzyıl Fransa’sında, Homeros’un ve Vergilius’un büyüsüyle, destan yazın türlerinin en soylusu ve en görkemlisi olarak nitelenir; aynı ülkede, iki, üç yüzyıl sonra, birincil tür artık romandır, ama değişiklik türlerin dönüşümünden önce, kitlenin türler karşısındaki tutumunun dönüşümünden kaynaklanır. Hiç kuşkusuz, belli bir dönemden sonra, “koşuk”tan “düzyazı”ya doğru sürekli bir gelişim gözlemlenir, “düzyazı” “koşuk” karşısında sürekli alan kazanır. Ancak, yönelim ne denli güçlü olursa olsun, “dram” “tragedya”nın dönüşmüş bir biçimi değildir. Bu gözlemi doğru olarak benimsediğimiz anda da “destandan romana geçiş” deyimini bir “sıçrama” ya da bir “benzetme” olarak anlamamız gerekir.
Neden mi? Destan, yazınsal bir tür olarak, olağanüstü gerçekle, söylenceyi tarihle harmanlayan ve önemli bir kahramanı ya da bir olayı yüceltmeyi amaçlayan uzun bir koşuk diye tanımlanır. Bu tanım da, bütün tanımlar gibi indirgeyici olmasına karşın, bizi şu sonuçlara götürür;
1) Yazın tarihinde, koşuk biçiminde yazılmış romanlara da, düzyazıyla yazılmış destanlara da rastlasak bile, düşüncemizde destan öncelikle koşuk, roman öncelikle düzyazı olarak belirdiğine göre, iki türü en azından bu yönleriyle karşıt türler olarak nitelememiz gerekir;
2) Tıpkı destanlar gibi, önemli bir olayı ya da kahramanı yüceltmek amacıyla yazılmış romanlar da vardır kuşkusuz, ama bu amaç hiçbir zaman roman türünün ayırıcı özelliği olmamıştır;
3) Aynı biçimde, olağanüstüyü gerçekle, söylenceyi tarihle harmanlamak da roman türünün ayırıcı niteliği olmaktan uzaktır; belirli bir ölçüde bile olsa, kimi tekil örneklerin destanın bu temel özelliğini paylaşması, olsa olsa roman türünün “gevşek” ve “değişken” yapısına, dolayısıyla kendisini destandan uzaklaştıran yeni bir karşıtlığa tanıklık eder.
Kısacası, ikisinin de bize bir öykü anlatması dışında, her şey romanla destanın karşıtlığına götürür bizi. Örneğin Kurtuluş Savaşı’mız üstüne yazılmış destanlarla romanları karşılaştıracak olursak, destandan romana doğru bir gelişme değil, iki tür arasında eski dönemlerindekinden de derin bir karşıtlık gözlemleriz. James Joyce da adını tarihin en büyük destanlarından birinin kahramanından alan, kurgusunu büyük ölçüde bu destanın kurgusu üzerine oturan ünlü yapıtında, başka birçok şeyler arasında, destanla roman arasındaki indirgenmez karşıtlığı vurgulamak ister gibidir.
Ne var ki, romanla destan arasında kurmakta güçlük çektiğimiz ilişki belki de bu türle başka geleneksel anlatı türleri arasında kurulabilir, hatta sözü döndürüp dolaştırıp destana getirmemizin romanla öteki geleneksel türler arasındaki uzaklığı yeterince belirlememiş olmamızdan kaynaklandığı söylenebilir. Bu geleneksel anlatı türleri de, bilindiği gibi, “söylen”, “söylence” ve “masal”dır.
Bir kez daha işe tanımlardan girersek, söylenenler doğa güçlerini ve/ya da insan koşulunun değişik yönlerini simgesel bir biçim altında sergileyen, genellikle halk kökenli ve masalsı anlatılardır; söylenceler, az çok masalsı öğeler içeren, dinsel ya da dindışı, ama her zaman halk kökenli, geleneksel anlatılardır; masallarsa, gene halk kökenli, gene olağanüstü öğeler içeren anlatılar olarak tanımlanır. Masalların bu fazlasıyla yaygın ve sıradan tanımları hem söz konusu anlatı türlerinin birbirleri, hem de destan türüyle en az iki ortak özellikleri bulunduğunu gösterir bize:
1) Halk kökenli olmaları,
2) Masalsı (ya da olağanüstü) öğeler taşımaları.

Kolaylıkla kestirilebileceği gibi, ortak nitelikler bir türden bir türe, tür içinde de bir örnekten öbürüne değişiklik gösterebilir. Örneğin kimi masallarda olağanüstü öğelerin tümden silinmiş olması, kimi söylencelerin sonradan, yazarlarca dönüştürülerek kökenlerinden uzaklaştırılması alıştığımız bir şeydir.
Sözünü ettiğimiz türleri ayıran özelliklere gelince, kısaca şu karşıtlıkları sıralayabiliriz:
1) Söylencelerin genellikle belirli bir ölçüde tarihsel (dolayısıyla gerçek) bir kişi ya da olay üzerine kurulmasına karşılık, söylenlerin tarih öncesinde, bir bakıma tarihin dışında yer almaları:
2) Söylenceler yapıları gereği dinsel ve toplumsal düzlemde eklemlenirken, söylenlerin öncelikle düşünsel düzlemde eklemlenip temel insan ve toplum sorunları üzerinde durmaları;
3) Söylencelerin genellikle düz anlatı niteliğinde olmalarına karşın, söylenlerin her zaman simgesel bir boyutu bulunması;
4) Masalın yazınsal bir tür olmasına karşılık, söylenle söylencenin yazındışı anlatı türleri olmaları.
Ancak, burada da, karşıtlıkların saltık karşıtlıklar olmadığını, örneğin bir söylenin tarihsel olguları da içerebileceğini ya da bir söylencenin tıpkı söylen gibi insan koşulunun herhangi bir yönünü simgesel bir biçimde yansıtabileceğini, birçok söylenin, özellikle de birçok söylencenin yazınsal anlatılara konu olduğunu, hatta belirli ekinlerde söylencenin bir bakıma yazınsal bir anlatı türü durumuna getirildiğini belirtmek gerekir. Masallar, her iki anlatı türünden öğeler taşır. Masalların söylenlerin dönüşmüş ve sulandırılmış biçimleri olduğunu ileri sürenler de vardır.
Bütün bu özellikler ortaya döküldükten sonra, yüzde yüz yazınsal bir tür olan destandan uzak tutmaya özen gösterdiğimiz romanı kimileri yazınsal bile olmayan geleneksel anlatı türlerine yaklaştırmak istememiz aykırı bir tutum olarak nitelenebilir. Bir bakıma böyledir de. Ancak, söylenle roman arasındaki yakınlığı günümüzün en büyük iki söylenbilimcisi: Georges Dumezil’le Claude Lévi-Strauss vurgular. Bilindiği gibi, Georges Dumezil kitaplarından birine
Du mythe au roman (Söylenden Romana, PUF, 1970) adını verir, romanın, daha oluşum dönemlerinde, “söylenin dinsel yapısından türemiş bir yazınsal yapı” olduğunu söyler (s. 121). Claude Lévi-Strauss da Mythologiques’de sık sık sözeder bu yakınlıktan, “söylensel yapının yerini yavaş yavaş romansal türden bir yapının aldığını” gözlemler (L’Origine des maniéres de table, s. 388). Her iki kuramcı için de “yapısal”, yani temel bir yakınlık, temel bir dönüşüm söz konusudur.
Söylencelere gelince, gerek Batı ekinlerinde, gerekse Türk ve İslam ekininde, bu geleneksel anlatı türünün yazılı ve/ya da yazınsal, koşuksal ya da düzyazısal örneklerine çok rastlarız. Bu konuda fazla ayrıntıya girmeden, gelişmiş örneklere gelmek gerekirse, Gustave Flaubert’in La Légene de Saint Julien l’Hospitalier’siyle Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi’ni alabiliriz. Ancak, Gustave Flaubert ve Yaşar Kemal gibi yazarların yapıtları söz konusu olunca, şu soruya bir yanıt aramak kaçınılmaz olur. “Bu anlatıları sözlü ya da yazılı geleneksel söylencelere (efsanelere) bağlayan ne kalmıştır?” Konu bir yana bırakılacak olursa, soruyu yanıtlamak zor değildir: “Çok az şey”, diye kesip atabilirsiniz. Gerçekten de, gerek Flaubert’in, gerek Yaşar Kemal’in yapıtı, geleneksel söylencelerden çok, çağcıl anlatı yapıtlarına yaklaşır; anlatı yapıtı olarak, La Lègende de Saint Julien l’Hospitalier eski çağların “ermiş yaşamları”ndan çok, Duygusal Eğitim’e, Ağrı Dağı Efsanesi de “Kısas-ı enbiya”lardan çok Ölmez Otu’na ya da Kanın Sesi’ne yaklaşır. Bir başka deyişle, bu yapıtlarda söylencenin geleneksel özellikleri en aza indirilmiştir; anlatılarımızın başlıkları da bunların yazınsal türlerini değil, uzak kökenlerini belirtir.
Genellikle ileri sürülenler ne olursa olsun, bu saptamalar çağdaş roman ya da öykünün destanın bir dönüşümü olmadığı gibi söylen ve/ya da söylencenin dönüşümü de olmadığını yeterince gösteriyor. Bir dönüşüm vardır kuşkusuz, bu dönüşümde söylen ve söylencelerin yeri ve işlevi de belirlenebilir; ancak, bu dönüşüm düz bir çizgi biçiminde gerçekleşmemiştir, Flaubert ve Yaşar Kemal’in sözünü ettiğimiz yapıtlarını da bir söylence olarak sunuldular diye anlatı sanatının daha eski bir evresine bağlamak saçma olur. Yazarlarımızın yaptığı şey bir geleneği sürdürmek, onun uzantısı olmaktan çok, ondan yararlanmak, yararlanmaksa, bir dönüşümün uzantısı olmak değil, tam tersine, yararlanılan türlerin belirli öğelerini kendi yapısına mal etmek üzere dönüştürmektir. Konu böyle ele alınınca, hiç kuşkusuz destan da yeniden çevrime sokulabilir.
Bu durumda, yararlanmanın biçimini kalın çizgileriyle saptamak istersek, işe söylenlerin, söylencelerin, destanların ve masalların başlıca özelliklerini bir kez daha sıralamakla başlayabiliriz.
1) Dört türün de olağanüstü öğeler içermesi;
2) Dört türün de temelde halk kökenli olması;
3) Başta söylen olmak üzere, hepsinin de bir ölçüde simgesel bir boyutu bulunması; böylece, örneğin Oidipus söylenini incelerken Lévi-Strauss’un, örneğin La Légende de Saint Julien l’Hospitalier’yi ya da genel olarak Türk masalını incelerken bu satırların yazarının göstermeye çalıştığı gibi*, birkaç düzlemde birden eklemlenmesi.
Olağanüstü öğeler, söylenden ya da destandan romana, en çok silinen öğelerdir belki. Tıpkı koşuktan düzyazıya doğru yol alındığı gibi, olağanüstüden olağana yol alınır. Yaşar Kemal’in anlatılarında da olağanüstü boyut hiçbir zaman geleneksel söylen, söylence ya da destanlardan çıktığı biçimleriyle çıkmaz karşımıza; gene de, ilk bakışta biraz kuşkulu bir biçimde bile olsa, vardır, varlığını hep sezdirir. Açıkça belirlenecek yerde varlığını sezdirmekle kalmasınınsa, başlıca iki nedeni vardır:
a) Biçimsel düzlemde, olağanüstü boyutun genellikle küçük örgelerde (motif’lerde) belirmesi (örneğin Ağrı Dağı Efsanesi’nde, gün kavuşunca kanadını suyun som mavisine daldırdıktan sonra çobanlarla birlikte karanlığa kavuşan ak kuş; iri atın gölün üstünde süzülüp giden gölgesi, vb.);
b) İçeriksel düzlemde, şaşırtıcı olduğu ölçüde inandırıcı bir dönüştürümle, olağanüstünün en olağan iki öğeye: insana ve doğaya yüklenmesi: gerçek olağanüstünün doğanın ve insanın ta kendisi olarak gösterilmesi.
Ağrı Dağı Efsanesi’nin bilge kahramanı Sofi, “?u insanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma, her şeye akıl sır erdirecekler. Karanlığa, ışığa, her şeye, her şeye akıl erdirecekler, tek insanoğluna güçleri yetmeyecek. Onun sırrına ulaşamayacaklar”, diye düşünürken (s. 13, 14), bir bakıma insanın olağanüstülüğünü kesinler. Bu kesinlemeye de insanın dönüştürücü bir tansığı, “bir koca dağın bir kaval sesinde korkunç bir öfkeye gelmesi” getirir onu. Ancak, İnce Memed’den Kanın Sesi’ne, Yaşar Kemal’in bütün yapıtı aynı zamanda doğanın olağanüstülüğünü sergiler. Üstelik, yalnızca Ahmet’in kavalıyla yaptığı gibi dönüştürüldüğü için değil, başlı başına bir üstün güç, çiçekten böceğe her beliriminde ağırlığını sezdiren, kişiyi kimi zaman destekleyip kimi zaman engelleyen, kendisiyle her zaman söyleşime girişilebilen bir canlı varlıktır: Toros dağları daha ilk romanın ilk satırında karşımıza önemli bir kişi gibi çıkar.
Genel olarak çağdaş anlatılarda, özel olarak Yaşar Kemal’in anlatılarında geleneksel anlatıların halk kökenlerinin izleri konusuna gelince, bana kalırsa, burada da çizgisel bir gelişimden çok, genellikle bilinçli bir seçme, bir yararlanma, eskil öğeleri kendi anlatısının isterleri doğrultusunda bir dönüştürme söz konusudur. Bu da, en azından ilk bakışta, fazlasıyla zor, hatta nerdeyse olanaksız bir dönüştürüm gibi görünür. Öyle ya, söylenin, söylencenin, destanın ya da masalın halk kökenli olduğunu söylemek bir yandan bunların “sözlü” (yazılının karşıtı) anlatılar olduklarını, öbür yandan toplumsal bir nitelik taşıdıklarını, açıkçası toplumun ortak ürünleri olarak belirlediklerini söylemektir. Günümüzdeyse, söylemek bile fazla, anlatı hem “yazılı” bir tür, hem “bireysel” bir üründür. Ancak, içinde bulunduğu koşulların da desteğiyle, Yaşar Kemal ilginç bir biçimde ilk kaynaklarla içten bir bağ kurar. ?öyle:
a) Dil düzleminde ülkemizde kökleriyle çelişmeyen, tutarlı bir ekin dili oluşturma yolunda, epeydir süregelen güçlü yönelimle aynı doğrultuda, ama yerel öğeleri yeterince değerlendirerek, ilk söylenlerin, ilk söylencelerin dili olmayan, gene de onların tadını duyuran bir dil kurar; hem çevresinde her gün konuşulan dille özdeşleşen, hem de bir Reşat Nuri’nin, bir Orhan Kemal’in hatta bir Sait Faik’in dilinden çok daha “yazınsal”, çok daha “destansal”, nerdeyse “koşuksal” bir dil; geleneksel anlatıların ayırıcı özellikleri olan “abartı” ve “sıralama” (nitelikleri, övgüleri, görüşleri üst üste ekleme) da Yaşar Kemal söyleminin belirginlik niteliklerinden biridir;
b) Biçem ve kurgu düzleminde, anlatının “ortak” ve “toplumsal” söylem özelliğini geleneksel anlatıların hiçbir zaman erişmedikleri, belki erişmeye de çalışmadıkları bir noktaya götürür: Bilindiği gibi, Yaşar Kemal’in romanlarında oluntuları büyük ölçüde topluluklar ya da toplumlarıyla bir topluluk izlenimi yaratacak biçimde, birbiri ardından kişiler yorumlar, zaman zaman da doğrudan anlatırlar; kısacası, Yaşar Kemal’de söz ortaktır, toplumundur;
c) İçerik düzleminde, halk kökenli olmanın toplumsal yönü, Yaşar Kemal’in anlatılarında yeni bir anlam kazanır: Yüzeysel bir ayırmayla, söylenleri tanrısalın, destanları ulusalın, söylenceleri insanüstünün alanı olarak ayırırsak, Yaşar Kemal anlatısı nerdeyse karşısında yer alır bunların: “halkçı”, “toplumcu” bir düşüngüye göre eklemlenen bir dünya serer önümüze, iyi ile kötü, güzel ile çirkin bu düşünceye göre yeniden değerlendirilir; insan, nerdeyse değişmez biçimde, bu değerleri cisimlendirir, doğa bile bu değerlere uyar gibidir.
Simgesel ya da söylensel boyutuna gelince, bu boyut anlatının ayırıcı bir niteliği değildir kuşkusuz. Ne var ki, yalnızca söylenin ayırıcı özelliğiyken, dolaylı bir biçimde söylence, destan ve masallarda da bulundukları gibi, çağdaş anlatılarda da, hatta gelenekselden iyice kopmuş görünen çağdaş anlatılarda da karşımıza çıkar. Yaşar Kemal’deyse, bir yandan insana ve doğaya verilen olağanüstü niteliklerle, öbür yandan iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, vb. belirli bir düşüngüye bağlanmasıyla, simgesel boyut anlatı evrenine kendiliğinden eklenir. Bu eklemlenme başlı başına bir inceleme konusu olabilir.**
Ancak, öyle sanıyorum ki, dizgesel ve bütüncül bir okuma bize Yaşar Kemal’in anlatı evreninin öncelikle söylensel bir evren olduğunu, bu evrende söylensel öğenin yalnızca içerik düzleminde kalmayıp biçimi de yoğurduğunu gösterebilir. Örneğin bir İnce Memed’in dört kitapta tamamlanması ve dört kitabın dördünün de aynı sözlerle bitmesi bir dönüşlülüğün, bir Kanın Sesi’nin sonu (düldül dağı; kişilerin birbiri ardından, “Bu dağın arkası”, sözünü yinelemeleri) insan serüveninin sonrasızlığının belirtisi değil midir?

NOTLAR

*  Bkz. T. Yücel, Anlatı Yerlemleri, “Hayvanla Savaş”, YKY ve Yazının Sınırları, “Ben ve Başkası”, “Eyletim Süreci”, Adam Yayınları.
** Ünlü Fransız romancısı Michel Tournier de kendi romanlarının doğaötesel bir altyapısı bulunduğunu ve bu nedenle söylensel sayıldıklarını belirtir. Aynı yazar, Zola’nın da çağının söylenlerini (örneğin lokomotif gibi) başarıyla işlediğini ileri sürer, ama burada başka türlü bir “söylen” tanımı ve başka türlü “söylen” kullanımı söz konusudur.

Yaşar Kemal Günleri, 21-22 Mayıs 1993, Edebiyatçılar Derneği, s. 53-57.

5. Yaşar Kemal’i Okumak

Altan Gökalp

Yetim, kekeme, tek gözlü: İskandinavların en görkemli tanrısı Odin’i niteleyen bu üçlü Türk destanlarındaki kahramanların da oluşumunda karşılaşılabilecek ve kahramanları güçlüler, düşmanlar ve doğaüstü güçlerle savaşıma girişmeye itecek “eksikliklerin” kökeninde yer alan bu özellikler, eşsiz bir yazar olacak olan Yaşar Kemal’de de bulunur.
Kekemedir, ancak dilin en büyük ustalarından biri olur; tek gözlüdür, ancak olağanüstü bir imge ve renk yaratıcısı olur. Yetimdir ve bu yoksunluğun gizleri kişisel dostluklarından politikaya, savaşımlarından özellikle yazma dürtüsüne dek uzanan geniş bir alanda kavranabilir.
Bir “ilk sahne” (scéneprimitive) olarak görülebilecek ve yazarın birçok kez andığı olayın ağırlığı bilinir.1 Üvey kardeşi, on yaşına kadar kekeme kalacak olan küçük Kemal’in gözleri önünde camide namaz kılmakta olan babalarını öldürür. Bu kardeşin sanki doğrudan Kutsal Kitap’tan çıkmış bir kökeni vardır: 1915’te Rus ordusunun Van gölü kıyılarına kadar ilerlemesinden kaçan ailenin izlediği yolun kenarında bulduğu kundak bezine sarılmış terk edilmiş bir bebektir. Baba olmadığından, sonradan ortaya çıkan Kabil benzeri bu üvey kardeşin gizi ve acı verici varlığı çok sayıda metinde sık sık ortaya çıkar: Yağmurcuk Kuşu bu baba öldürme eylemini bir “açıklama” çabasıdır. Levirlik (kayınalma) geleneğinde anne ölenin erkek kardeşiyle evlenir. Çok güçlü, buyurgan bir kadın, babanın yerini de dolduracak bir anne olacaktır.
Babanın yokluğu, çalınmış çocukluk, Kabil ve Habil’in izleri çoğunlukla aldatıcı, kimi zaman da en beklenmedik biçimlerde bir romanın başlığında ya da bir anlatının içinde ortaya çıkarak Y. Kemal’in imgeleminde sürekli yer alır.

Yerel ve Evrensel: Etnografik Yanılsama
Yapıtın derin imgelemini oluşturan bu yaşamöyküsel bağa, gerçekliğin bir başka boyutu olan yaşanan yöreye bağlılık eklenir: Bu özellik de, yaşamöyküsel bağda olduğu gibi, çok önemli bir işlev üstlenir, ancak Y. Kemal’in romanlarının algılanmasında çok önemli bir yanlış anlaşılmaya yol açmış ve açmaktadır.
Gerçekten de, Zühre yıldızının batımında kadim Kilikya’nın kızgın toprağından yayılan hoş kokular, zamanında Dioskurides’in, Kemal’in acı dolu çocukluğunun da geçtiği tepelerde topladığı şifalı otların kokusu, Anadolu’nun topraksız köylü kahramanlarının zaman dışı bir anlatımı olarak gerçeklik ve yalınlık içeren çoğu kez kutsal kitabı andıran bir dil, “etnografik yanılsama” olarak adlandırılması gereken şeyin kaynağında yer alan yabansıl (egzotik) bir dünya izlenimi verir.
Böylece okuyucu kendini yabansıl alanda bulur. Burada insanın karşısına ezelden beri yaşayan varlıklar çıkar; bunlar, çok eski tapınakları koruyan tanrıçalar örneği tüm Antikite’nin geçtiği topraklardır: Gizemli Hititler, Yunanlılar ve Romalılar, çok uzaklarda söze sığmazın arayışı içinde Büyük İskender. Bin yıllık görkemleriyle Digenis Akritas’taki Bizanslılar, dört nala koşan atlarıyla bütünleştikleri için Arapların Kentaur olarak gördükleri, doğrudan Dede Korkut kitabından çıkmış, yayları ve beyaz tüylü doksan okluk sadaklarıyla Oğuz süvarileri. İktidardan ve Eski Dünya’nın dört bir yanından gelmiş dönmelerin öç alma isteğiyle gözü dönmüş yöneticilere dönüştüklerinden, Anadolu halkının Osmanlı diyerek küçümseyerek nefret ettiği Osmanlılar bunları izleyecektir.
“Etnografik yanılsama” ve özellikle de yanılsama: Çünkü Yaşar Kemal’in sorunu, bir etnograf gibi betimlemede tümü kapsayıcılık ve kesinlik kaygısıyla “özel bir bireyin bir insansal deneyimi denemesi” betimlemek değildir. Kuşkusuz yazma ediminde yerler, teknikler ve gelenek görenekler üstüne yaptığı belgeleme çalışması bir çok etnoloğu kıskandıracak kadar önemli yer tutar: Zeytin ağaçlarından mı söz edecek? Zeytin üretimi konusunda gerçek bir araştırmaya girer. Kılıç balığı avından mı söz edecek? Zıpkın ucunu kesin olarak betimleyebilmek için gidip Boğazdaki son zıpkıncıları bulur.2 Aynı biçimde, çoğu kez çevrilemeyecek biçimde yerel adlandırmalarla renkleri ve kokularıyla betimlenmiş bir arı ya da bitki türünün adını bulmaya çalışan çevirmenlerin saçlarını başlarını yolmalarına neden olur. Ancak amaç yazınsaldır. Güneş battıktan sonra Ülker ve Aldeberan3 takım yıldızlarının batımı Anadolu göçer toplumunda bilinen Hıdrellez4 törenlerine gerçekten uyar: ancak anlatıdaki yerleri çok farklı olacaktır. Saint-John Perse’in deniz kuşlarını, yosunları, esmeye başlayan deniz rüzgârının ya da adaların baharatlarının kokusunu kesinlikle betimlemede gösterdiği titizliği,
Y. Kemal’de de çoğu kez de aynı “kurnazlıkla” görürüz: bunlar, gizemi içinde insanın odak noktasını oluşturduğu toprağa ilişkin güçlere (forces telluriques) “geçişi” sağlayan belirtici öğelerdir. Ayrıca bu toprağa ilişkin güçler de, Y. Kemal’in metinlerinde bir çerçeve ya da çevre olmayıp yazınsal anlamda bir “kişi” olan Doğa’nın bir anlatımıdır. Örnekler çoğaltılabilir.
Y. Kemal’in sorunu yazınsal yaratımdır. Bir çelişkiyi çözmek gerekir: Yerellik olmadan evrenselliğe ulaşılabilir mi? Alain Bosquet ile söyleşilerinde bu konuda, özellikle de kendisi gibi derinden Güneyli ve toprağa bağlı olan ve duygulardaki bu fiziksel varlığı çok iyi verebilen Faulkner’e ilişkin olarak uzun açıklamalar yapar. Öncelikle yazar olmak isteyen bir politikacı, Y. Kemal’in kavgacı bir okuru olan ve devlet işlerine ara verip, beş altı kişi arasında hazırlıksız olarak yapılan ve gerçek yazınsal tartışmalarla geçen toplantılarda François Mitterand’ın en çok ilgisini çeken de evrenseli arayışta bu toprağa olan bağlılık ve kök salma sorunuydu.
Yanıt çok açıktır ve kavramsallaştırılmasa da Y. Kemal’e göre açıkça anlatılmıştır: İmgelemin en dizginsiz toprakları bile fiziksel çevresi, insanları, tarihi ve kültürüyle gerçekliğin bir uzamında kök salar.
Ancak Y. Kemal’in yapıtının algılanmasında, özellikle de Türkiye’de, en çok yanlış anlama işte bu sorun çevresinde olur. Bu da bir rastlantı değildir: Geçen yüzyılda Thomas Hardy de benzer eleştirilere uğramıştır. Gerçekten de Y. Kemal Thomas Hardy’nin varlığından, yapıtından ve izlediği yoldan tümüyle habersiz olsa da, Yvonne Verdier’nin5 Hardy’ye ilişkin olarak çok ayrıntılı bir biçimde incelediği “etnografik” sorunsalı konusunda yöntemlerinde kimi koşutluklar görülür.
Thomas Hardy’nin öykülerinin çerçevesi ve kişileri gibi Y. Kemal’in yapıtında “Anadolu köylüsü” ancak kendisi ve iradesi dışında tasarlanmış gelenek ve yapıları mekanik bir biçimde sürdürebilecek insanlar olarak ortaya çıkmaz: tam tersine, genel olarak insanlık durumuna ilişkin sorulara ve gizlere ulaşabilen, düşünen, akılcı, psikolojik derinliği ve stratejileri olan aktörler, sözcüğün tam anlamıyla “kişiler” olarak ortaya çıkar.
“Bay Hardy kurgu sahneleri için yeni bir değerli metal kaynağı buldu. Şimdiye dek kaba ve kalın kafalı İngiliz hiç bu kadar idealize edilmemişti. Demek ki güney-batı kontluklarındaki tarım işçileriyle ilgili olarak insanlar çok yanılmıştı! Bu insanları bilgisiz birer hayvan, düşünce yetisinden yoksun, iyi ücret verilmeyen ve iyi beslenemeyen, acımasız ve açgözlü çiftçiler tarafından aşağılanan ve zekâ açısından baktıkları hayvanların biraz üstünde yer alan yaratıklar olarak görmek cehalet ve düşüncesiz bir insanseverlik çağına özgüydü. Bu düşünceler Bay Hardy’nin romanlarıyla kökünden sarsıldı. Onun kaleminde Boiotialılar zekâ parlaklığı açısından Atinalılara, felsefi düşünce açısından Almanlara, davranış ve görgü açısından da Parislilere dönüştü.”
(Bu 1875’te Saturday Review’da yayımlanan bir tanıtma yazısıdır!)6
Thomas Hardy’e çağında yöneltilen eleştirilerin benzeri, bir ölçüde Y. Kemal’in kendi ülkesinin yazınsal çevresinde karşılaştığı düşmanlıkta bulunur. Verdier kendi çağında Hardy’ye ilişkin olarak belirttiği gibi: “Bu erkeklere ve kadınlara düşünme hakkı bile verilmez; dünyaya ve edimlerine ilişkin bir görüşleri olabileceği yadsınır; her türlü yaşam bilgisinden yoksun oldukları söylenir; özel yaşamları, kısaca bir varlık olarak özgünlükleri yadsınır”;7 romancı ise sözü onlara verir.
Y. Kemal’e yazını alanında ortaya çıkan “köycülük”ten ötürü eleştiri yöneltenlerin dayanağı aydınlatıcıdır. Bu şu demektir: “Aslında Yaşar Kemal belki de “köy romanı’nın yaratıcısıdır, hatta doruk noktasıdır ama sınırları da işte burada biter. Betimlediği köylülerin otuzlu yıllarda ve Marshall planıyla (1947) başlayan makinalaşma döneminde Güney Anadolu kırsal kesiminin tanıklığını yaptığı ve bu köylülerin artık var olmadığı doğru değil mi? Marksist bir yaklaşımla “üretim biçimiyle birlikte toplumsal ilişkiler de değişti” denebilir. Üstelik yazarın kendisi, yazın alanında bağlanmış bir yazar etiketini reddetse de, politik eyleminde Marksist bağlanımı üstlenir. Öyleyse yaşasın “kadın romanı”, “kent romanı”, –bugün Türkiye’nin kendisi kültürü ve toplumsal ilişkileri açısından postmodern olduğuna göre– yaşasın “postmodernizm”.
Köycülük Yanlış Anlaşılması
Sık sık yinelenen bu eleştiri yanlış anlaşılma olarak adlandırılabilecek bir şeyden kaynaklanır. Bu eleştiri Y. Kemal’in yazınsal uğraşını, Kemalizmin ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlayan akım içinde, kültürel açıdan “ulusal-ilerici” (Marksist?) sorunsalı içinde değerlendirir.
Anadolu köylüsüne edinilen ve yeniden oluşturulması gereken Türk kimliğinin tüm erdemlerini yükleyerek yirmili yıllarda egemen olan “ulusal” boyut daha sonra köycülükle ve “Köy Enstitüleri”nin sağladığı ideolojik ve eğitsel deneyimle Marksist bir boyut kazanır. Bu eğilim 1940’lardan başlayarak Türk yazın alanına giren “köy romanı”nın ortaya çıkmasıyla kültürel anlatımını bulur.
Ulusal-ilerici nitelikli kültürel köycülüğün varlık nedeni ve sonuçları kısaca özetlenebilir.
Osmanlı olmayan özgün bir Türk kimliği oluşturma peşinde olan ve yeni kurulan Cumhuriyet, kendine göre “köycüdür”. Yepyeni Türk ulusu Müslüman uygarlığından ve Osmanlı geçmişinden farklı bir Türk kültürünü temel alarak kendini tanımlar. 1919-1923 İstiklal Savaşının temel direği olan Anadolu köylüsü Anadolu ve Cumhuriyet kavramları aracılığıyla yeni ulusal kimlik değerlerinin güvencisi olarak görülür ve sunulur: Anadolu ve Cumhuriyet kavramları bir yandan İstanbul’la ve imparatorluktan kalma kozmopolitizmiyle, öte yandan da, –köylü– kökenlerini unutan ve her açıdan gerçek özgünlüğü oluşturan köylüleri bastırmak için jandarmaları göndermekte duraksamayan savaş kahramanlarının egemen olduğu yeni iktidar merkezi Ankara’yla karşıtlaşır.
Kemalist öğretinin içerdiği bu köycülük, 1940-1954 yıllarında “Köy Enstitüleri” sosyo-pedagojik deneyimi çevresinde oluşan köycü-ilerici ideolojinin ortaya çıkmasıyla yeni bir güç kazandı.
Bu kısa deneyim, Pestallozzi’nin insancıl eğitim kuramının gelişmelerini o dönemde büyük oranda okuma-yazma bilmeyen Anadolu ortamına uyarlayarak bağdaştırmaya çalışan “bütüncül bir eğitim projesi”nin uygulamaya konmasıydı. Siyasal eylemin Spartakist anlayışıyla Makarenko’nun pedagoji anlayışının birlikte yer aldığı bu ideolojik karışım gerçek anlamıyla eğitim projesine eklemlendi. Ancak bu karışık ama ateşleyici birleşim öylesine tuttu ki yüzyıl sonunda günümüz Türkiye’sinin kültürel sahnesinde ve dünya gelişim sosyolojisi teorisinde hâlâ özlemle anılıyor.
Anadolu’nun birçok yoksul bölgesinde böylece Köy Enstitüleri kuruldu. Devlet bu enstitülere bölgenin özelliğine göre ve yerel kültürlerle uyum sağlayabilecek biçimde tarımsal üretim ve deney yapılabilecek topraklar sağladı. Kendi kendilerini yöneten enstitüler yatılı, kız erkek karma –40’lı yılların Müslüman gelenekleri olan Türkiye’sinde bu çok kötüydü– öğretmen okulları olarak işliyordu. Öğrenciler klasik müziğin, tiyatronun ve plastik sanatların, enstitünün üretimine uygun ekonomik işletme ve uygulamalı tarım dersleriyle birlikte verildiği bir öğrenim görüyorlardı. Çeşitli zanaatlar (marangozluk, demircilik) ya da popüler kültür (müzik, şiir) öğrenci velisi köylüler tarafından veriliyordu.
Parlak bir başarı kazanan bu deneyim, faşizmlerin yükseldiği ve savaşın başladığı yıllardaki ortama uygun düşmüyordu. 1950 seçimlerinden sonra iktidara gelen anti-komünist sağın milletvekilleri tarafından “bölüşümcü komünizm yuvaları” olarak kötülenen enstitüler kapatıldı, daha doğrusu iktidarın denetimine geçip niteliklerini yitirdi.8
Böylesine yoğun bir deneyim yaşayıp da bundan etkilenmemek olanaksızdı: Boşta kalan 5000’den fazla öğretmen ve 300 sağlık memurundan oluşan bu enstitülerin hemen hemen tüm öğrencileri tekrardan eğitim sisteminde alt düzeylerde de olsa görev aldıklarında solcu siyasal eyleme giriştiler. 50’li yıllardan başlayarak Türkiye’nin kültürel ortamını köy temasını işleyen çok sayıda içerik ve anlatım biçimi doldurdu.
Yazın alanında yeni bir tür doğdu: köy romanı. Bu dönemin tüm metinlerinin ortak özelliği Anadolu Türk kimliğinin ve solun sosyo-kültürel ve siyasal meydan okumalarının güvencesi olan tüm köy erdemlerinin düğümlendiği, “köy gerçekliğine” tanıklık etmeleridir. Türk kültür yaşamının ve yazınsal yaratımının bu özel dönemini yansıtan en iyi örnek Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmenin Doğu Anadolu’daki bir köyün gündelik yaşamını anlattığı Mahmut Makal’ın Bizim Köy adlı yapıtıdır. Anlamlı bir biçimde, bu yapıtın yayımlanması yazınsal bir olay olmanın yanı sıra geniş bir siyasal tartışmayı da başlattı. Kent toplumu siyasetçilerin sakladığını dehşetle gördü: Hem gözlemleyen hem de bu yaşamı paylaşan köy kökenli, ilerici ve laik bir militan olan yazarınkilerin dışında duyguları bile yasaklayan bir yoksulluk içinde taş devrinde yaşayan bir köyün gündelik yaşamı.
İtalyan sinemasındaki yeni-gerçekçilik akımının değişik bir biçimi olan “köy romanına” düşkünlük yavaş yavaş solun protest şarkılarında uzmanlaşan âşıkların ön plana çıkmasıyla müzik alanında kendine bir uzantı buldu. Bu müzik iktidardaki albaylarla mücadele eden ve yüzyıl başında Anadolu’da ortaya çıkan rebetiko türünün keşfedildiği Yunanistan’daki Mikis Theodorakis’in müziğine benzer.
Âşıkların müziğiyle köycülüğün ve kültürel anlamda ulusal-Marksizmin buluşmasının bir başka nedeni de bu türün özellikle Alevi çevrelerinde gelişmiş olmasıdır. Gnostik ve mistik geleneğe bağlı ve birçok açıdan –özellikle töreleri ve egemen dinle, burada Sünnilik, olan ilişkileri açısından– camisardlara9 benzetilebilecek bu Aleviler çoğunlukla köy kökenlidir. Yüzyıllar boyu kendilerini ezen Sünnilere karşıt olarak Kemalizmin ve laikliğin en etkin militanlarıdır. Son olarak da, nesnel bir biçimde geleneksel Türk kültürüne daha yakındırlar (geniş bir yazınsal geleneğe dayanan öğretileri ve dinsel törenleri Türkçedir) ve sır tutma, dayanışma gruplarının düzenlenmesindeki eski gelenekleri sayesinde solun siyasal mücadelelerine bağlıdırlar.
Köylü Anadolu’yu idealize etme eğilimi resimde ve Cannes Festivalinde ödül kazanmış Yılmaz Güney’in “Sürü” ve “Yol” gibi filmleriyle sinemada da görülecektir.
Ülkenin aşırı kentleşmesi, kentlere göç, İslami akımların yükselmesi ve 80’li yıllardan başlayarak en önemli ulusal sorun olan Kürtçülük durumu değiştirir. Yılmaz Güney’in başarısını ve uluslararası düzeyde tanınmasını kıskananlar “Film mi yapıyoruz yoksa kilim mi?” sözleriyle köy temalı sanatı gerçek, önemsiz yerine, yani folklora oturtarak, ilerici Türk kent kültürü sahnesinden köylü değerleri dışlarlar.
Kendisi de köylü kökenli olsa da Yaşar Kemal Köy Enstitüleri deneyimine ve buna eşlik eden kültürel akıma katılmamıştır. Buna karşılık o dönemde baştan başa Anadolu’yu dolaştığı ve gözlemler derlediği röportaj gazeteciliği yapmıştır.
Yapıtına ilişkin olarak yanlış anlamalar özellikle Türkiye’de en çok okunan roman olan ve kahramanı mitik bir çerçeveye oturan İnce Memed’in bir köy romanı çerçevesine sahip olmasından kaynaklanır: Çukurova, toprak ağaları, pamuk toplayan köylü işçiler ve makineleşmeyle birlikte değişen toplumsal ilişkiler. Dahası, başkahraman sonunda gerçek yaşamda somutlaşan bir köylü kahramandır: Her yerde insanlar İnce Memed’in kendi yörelerinde gerçekten yaşadığını ve bir büyük amcalarının dağda ona yiyecek götürdüğünü anlatmaya başlar. Çerçevesi, dili, kişileri ve olay örgüsüyle yapıtın kökleri efsaneleştirilen ama imgeleminde bir kahramanlık örneğini sahiplenen köylü Anadolu’dadır. Y. Kemal’in yaptığı mücadele gazeteciliği ve Türkiye İşçi Partisi içindeki siyasal bağlanımı da Türkiye’de yapıtlarından rahatsız olanlar tarafından marjinal bir yere oturtulup “Yaşar Kemal, angaje köylü yazar” olarak nitelenmesine yol açar. Ama köylülerin sonu gelmemiş midir?
Ancak bu kurnazlığın daha derin kökleri vardır. Gerçekten de Türkiye çağdaşlık ve modernlik imgesi olmayan ülkeler arasında yer almaktadır. Olumlu bir imge eksikliği, kamu erkinin çoğu kez uzmanlaşmış batılı şirketlere milyonlarca dolar karşılığında ısmarladığı modern olması istenen bir gerçeklik son derece olumsuz bir imgeyle, Midnight Express, barbarlık, İslami gericilik, her biçimiyle şiddet imgesiyle karşıtlaşır. Bunlar Anadolu köylüsüne yüklenen niteliklerdir ve resmi ideolojinin kırsal kesimde egemen azgelişmişliği ve bölücü Kürt akımının bastırılmasını yumuşatarak “Doğu Sorunu” olarak adlandırdığı kişilerin kültürünü yok sayan bir tutum. Yapıtın ve ülkede açıkça ihlal edilen insan haklarını savunmak için konuşan yazarın uluslararası alanda uyandırdığı yankı ulusal solun bir kısmında görülen ve sağda da açıkça tehdit edici boyutlara ulaşan düşmanlığı açıklar.

Epik Yönelişler
Köycü ideolojik yanlış anlamayla birleşen bu etnografik yanılsamanın yapıtta egemen tür sorununa bağlı gerçek sorunu gizlememesi gerekir. Gerçekten de Yaşar Kemal hiç kuşkusuz epik türde çok başarılıdır. Hemen her yerde yapıtının “epik soluğu” yüceltilir. Bu da çok yerindedir. Akçasazın Ağaları üçlemesi gibi İnce Memed çevrimi de hiç kuşkusuz bir destandır. Birincisi makineleşmenin etkisiyle köy ortamının dönüşümünü ele alır, ikincisi ise bir köylü destan çevrimidir.
Antropolojik açıdan geleneksel Türk kültürü ve toplumuyla destan türü arasındaki yapı benzerlikleri kuşku götürmez. Tarihsel ve etnolojik nedenlerle kimi toplumlarda “destanlar” vardır, kimilerinde ise yoktur –ağalık/destan arasındaki bağıntı değişmez niteliklidir. Günümüz Türkiyesinde Dede Korkut gibi bir ortaçağ destanı halk yazını geleneklerinde eskimemiştir. George Sand’ın çok hoşlandığı ve Dumézil’in de ilgisini çeken Köroğlu için de durum aynıdır. Adlarını kahramanlarından alan bu çok sayıda lirik halk destanı Anadolu uzamında zamanı aşıp bugüne ulaşmıştır.
Ancak destan dendiğinde insanın aklına bireysel psikoloji yokluğu gelir. Destanda her şey yazgıya bağlıdır: Kahramanların ve öteki kişilerin yönelişlerini belirleyen yazgıdır. Psikolojik derinlikleri olmasa da “ruh durumları” vardır: korku, üzüntü, sevinç, özlem, aşk, vb. Her keresinde yapılar ve duygular aynı örneğe uyar. Dinleyicinin görevi bunları tanımak ve özdeşleşmektir. Böylece kendini özdeşliği içinde yapılanmış bir topluluk olarak görme ve Yaşar Kemal’in deyimiyle “insanın gizini” oluşturan korku, umut, haksızlık, adaletsizlik ve aşağılanma düşüncesi, yücelik üstüne düşünme fırsatını yakalar.
Hangi psikoloji? “Kafamda Hector vardır. Aischylos’tan oğlunun cesedini almaya giden kral Priam’ın imgesi vardı. Destanda psikolojik boyut yoktur diyenlere katılmıyorum. Sözünü ettiğim bölüm yazında derinliklerine kadar insan psikolojisini en iyi ortaya koyan anlardan biridir” der Yaşar Kemal.10
Destandan romana geçildiğinde sorun ruh durumlarından, ne denli temel nitelikli olursa olsun kalıplaşmış duygulardan tekil psikolojik boyuta, bireye ve toplumsal değil bireysel bilinçaltına, bütünlüğü içinde topluluğun yüceltilmesinden insanın tekilliğine geçmektir. Kuşkusuz Yaşar Kemal’in destan anlayışı ve İlyada’yı destan olarak tanımlaması tartışılabilir. Ancak bunlar yazarı, kendisinin de sürekli üstlendiği gibi manevi babaları olan Cervantes, Dostoyevski ve Stendhal’e yakınlaştıran arayışlardır.11 Bu üstlenilen bağ şaşırtıcı gelebilir ve kimi zaman insanı duraksatabilir ama boşuna çünkü yazarın tüm sorunsalını çok iyi bir biçimde ortaya koyar. Gerçekten de sorun Kızıl ile Kara’nın bir destan olup olmadığı, Dostoyevski’nin epik olup olmadığı değildir. Söz konusu olan, Yaşar Kemal’in farklı bir zaman, uzam ve kültürel çerçevede evrensel olma iddiasıyla manevi babalarıyla aynı sorunları ortaya koymasıdır.
Kısa bir anlatı olan Yılanı Öldürseler’i düşünelim: Bir gece küçük bir Anadolu köyünde güzel Esme’nin âşığı akşam yemeği sırasında o zamanlar on yaşında olan oğlunun gözleri önünde Esme’nin kocasını öldürür. Ölen kocanın annesi çocuğunun intikamını almak ister ancak ne yapmalıdır? Esme’yi öldürerek mi? Ama soyun oğlan çocuğunun anasıdır. Onu köyden kovarak mı? Oğlunu da götürmek istemektedir  ve buna da hakkı vardır, annenin oğlunun intikamını almaya hakkı olduğu gibi. İki kadın da ailenin erkek çocuklarının annesi ve karısı olarak hak iddia etmektedir. Aile ve köy halkı bu sorunun çözümünü küçük çocuğu yavaş yavaş anne katili olma yazgısına, delilik sınırına sürüklemekte bulur; çünkü yalnız bir deli annesini öldürebilir.
Öykü yazarın gençliğinde sık sık düştüğü hapishanede duyduğu gerçek bir öyküdür. Anne katili çocuk koğuş arkadaşıdır.
Kısaca özetlendiğinde bile, olay örgüsü, koroları ve bitmek tükenmek bilmeyen sürekli sorunlarıyla bir antik trajedinin tüm öğelerini içerir. Birkaç yıl üst üste Sorbonne’da Yılanı Öldürseler’den haberi olmayan etnoloji öğrencilerine olay örgüsünü verip sorunu aşmak için kendi “Özümlerini” önermelerini istedim: Önerilen çözümlerin çeşitliliği başka bir kitabın konusunu oluşturabilir. Bu örnek Yaşar Kemal’in yöntemini çok iyi örnekler: Bu da okuyucuyu çeşitli olasılıklar karşısında bırakan bir pencere açmaktır; sorunlar öylesine bildik ve belirgindir ki, çerçevenin tuhaf ve yabancı olmasına karşın okuyucuda özel bir etki yapar.
Ortadirek’te tüm karmaşıklığıyla anne–oğul–gelin üçlüsünün ilişkileri irdelenir. Yanıltıcı bir taşra çerçevesinde sürekli olarak insan yaşamının büyük gizleri sorunsalını ele alan örnekler ve durumlar çoğaltılabilir.
Çelişkili bir biçimde, Türkiye’deki Türk ve Kürt destanlarını çok iyi bildiğinden çok alışık olduğu destan türü ve onu yorumlayış biçimi yazara bireyin bilinçaltını tüm karmaşıklığıyla araştırmayı amaçlayan temel sorunsalını ortaya koymada ve belli bir bağlamda yapılaştırma biçiminde büyük güçlükler çıkartır.
Gerçekten de, daha önce belirttiğimiz gibi topluluğu ortaklaşa kimlik bilincine doğru yönlendiren bir tür olan destan, Türkiye bağlamında yazarın sandığının tersine, psikolojik derinliği olan bireylerin değil ama dış güçler tarafından harekete geçirilen yazgıların yer aldığı bir çerçevedir. Destan bir topluluk ideolojisini, topluluk değerlerinin ve erdeminin dile getirilmesini ve doğrulanmasını önerir. Yazarın savı farklı düzlemlerde gelişen bu iki alanı bağdaştırmak isteğidir: Bir yanda tüm karmaşıklığı ve tekilliğiyle bilinçaltı, öte yanda çok kesin kurallı bir çerçeve sunan destan türü. Ancak bunu yaparken yazar en sevdiği izleklerden birini irdeleme olanağını da bulur: Örneğin, eyleme ve evrensele götüren bu içten gelen güçleri anlamanın önemli yollarından biri olan korku izleği. Yazgısını üstlenmek zorunda olan insanın durumu için de geçerlidir bu; çünkü destan öncelikle yazgıları ele alır.
Kimi zaman yazar konusunu örneklemek ve sorunsalını yerleştirmek için Ağrıdağı Efsanesi’nde olduğu gibi çok eski zamanlardan gelmiş gibi görünen tümüyle destansı bir çerçeve oluşturarak aldatmacaya başvurduğu da olur:
Her yıl bahar geldiğinde Ağrıdağı çobanları gün doğmadan Küp gölünün çevresinde toplanırlar ve kaval çalmaya başlarlar. Bu tüm gün sürer. Gün batarken gölün üstünde kar gibi ak küçücük bir kuş hızla dönmeye başlar, şimşek gibi çakılırcasına iner, bir kanadını gölün mavisine daldırır kalkar. Böylece üç kere daldırır, sonra da uçup gider. Çobanlar da bir yıl sonra buluşmak üzere dağılırlar.
Bu yerel destandan yola çıkarak Yaşar Kemal birçok düzlemde gelişen bir roman yazar. Öncelikle bu dağa ağıt riti metinde, olay örgüsünün yoğunlaştığı yerleri vurgulamak üzere sürekli yinelenir.
Anadolu çobanı gibi Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha vb. lirik doğu destanlarını bilen herkes daha sonra olay örgüsünün aynı kökenden ve aynı gelenekten kaynaklandığının bilincine varır: Çünkü yapı destan türünün özüne çok yakındır. Gerçekte şair Nâzım Hikmet’in Sevdalı Bulut’ta yaptığı gibi, lirik doğu masalı maskesi altında aslında söz konusu olan bambaşka bir amaç ve bir yazı biçimidir. Çoban Ahmed ile Osmanlı valisinin kızı Gülbahar arasındaki üstünde sürekli ölümün gölgesinin dolaştığı bir tutku olan çılgınca aşk izleği çevresine Yaşar Kemal araştırdığı ve sürekli geliştirdiği temel psikolojik arayışlarını sergiler: Kendini karşıdakinde yok etme olarak aşk tutkusu, kaçınılmaz ölümün –yatakta değil, yaşarken–, zalimliğin, baskının neden olduğu derin umutsuzlukla, iyilik, cömertlik, cesaret ve tutkulu aşkla birine ışık saçma biçimi arasındaki sürekli çatışma. Sihirli ve gizemli göl destanının kahramanları Ahmed ve sevgilisi Gülbahar –bu ad yöredeki birçok destanda prenseslerin adıdır– için son gözden yitme yeridir.
Bölge insanları gibi okuyucular da sonunda bu yabanıl düşüncenin yapılaşması için Claude Levi-Strauss’un kullandığı deyimiyle bu “uydurulmuş” doğu destanının özgün olduğuna inanacaktır.
Bu epik yöneliş nereden kaynaklanır? Yazarın yaratımının ve özellikle dilinin ve yazısının içinde yer aldığı kültürel çerçevenin gerçekliği gibi yazarın imgelemi de, Anadolu topraklarında izini bırakmış tüm kültürlerin ve uygarlıkların mirası olarak sınırsız bir zenginliktedir. Çünkü Türk toplumunda, özellikle bireysel boyutun gelişmesine, bireyin ortaya çıkmasına ve birey kavramının belirginleşmesine pek olanak tanımayan aile çerçevesinde, hâlâ büyük ölçüde topluluk değerleri egemendir. “Bireye ahlaksal bir davranışın Öznesi olarak ortaya çıkma olanağı sağlayan bir bağıntı biçiminin oluşumu”12 olarak Özne kavramı bu türden bir toplumla zor bağdaşır. Psikanalistlerin deyimiyle “aile romanında” ya da gizli bir Türk ilticacının, özel nitelik taşıyan “yolculuğunu” anlatmasında destanın söylemin düzenlenişinde egemen olması çok belirleyicidir. Yaşar Kemal’in başarmayı istediği, görünüşte bağlam elverişli görünmese de, Foucault’nun terimiyle “özne” niteliği taşıyan roman kahramanları yaratmaktır.

Yinelenen Kimi İzlekler: Doğa, Çocukluk, Korku
Yaşar Kemal’in tüm yazılarında doğa çok önemli bir rol oynar. Yaşamöyküsel düzlemde değişmez nitelikli öğeler bulunur. Çukurova zıtlıklarla belirlenen fiziksel bir ortamdır: Çoğu kez “sarı sıcak” biçiminde ortaya çıkan ovanın dayanılmaz ve nemli sıcağı Torosların ihtişamı ve yaylaların serinliğiyle dönüşümlü olarak yer alır. Su ve genç Yaşar Kemal’in su çalan köylülere engel olmak üzere su bekçiliği yaparken bir uçtan ötekine katettiği Savrun Suyu gibi ırmaklar ovayla dağın birleşimini sağlar.
“Birden farkına vardım, bu Toroslardan akan suların hiçbirisi ötekine benzemiyordu. Oysa Savrun suyunu yaşamadan önce bütün sular birbirine benziyordu. Bu ayrıntıyı anlamam beni çok şaşırttı. Savrun suyuyla, balıkları, bitkileri, çiçekleri ve ağaçlarıyla iç içe yaşadım. Çok arı, böcek, kurbağa, yılan, kaplumbağa, bukalemun gördüm. Bu hayvanların her biri doğayı kendine özgü bir biçimde yaşıyordu. Bu açıdan insanlar da bu hayvanlardan farklı değil: doğada kendi yerini bulmak bir yaşam biçiminden çok, var olmanın temel koşuludur. Görünüşte aynı büyüklükte, aynı renkte her böceğin, her yaprağın, her çiçeğin, her kelebeğin bir kişiliği vardı. Bir uğur böceğini alıyor –romanlarımda çok vardır– günlerce bakıyor ve onu öteki uğur böceklerinden ayıran şeyi bulmaya çalışıyor ve sonunda da buluyordum.
Her çiçeğin, her yaratığın bir özelliği vardı. Bu buluşu yazarlık mesleğimde hep korumak istedim. (...) Sonunda doğadan, kendi değerlerimizden, değerlerimizi doğayla, doğayla ilişkilerimizle yaratmışız çoğunlukla, kopa kopa bir acayip yaratıklar haline mi geleceğiz?”13
Öğleden sonra çıkan, Torosların üstünde büyüyen küçük bulutla ve ovadaki insanlara serinlik getiren deniz rüzgârıyla sezilen ve yapıtlarında pek yer almayan denizi İstanbul’da, oturduğu mahallenin aşağılarındaki Menekşe köyünün balıkçılarına eşlik eden deneyimli bir balıkçı olarak bulur: Deniz Küstü’de bu kişilerin gerçek ya da imgesel maceralarına yer verir. İstanbul’a bir övgü olan bu metinde Marmara denizi ve can çekişen yunusları, balıkçılar ve İstanbul kenti kadar birer roman kişisidir. Yaşar Kemal için arı, karınca, çiçek, ırmak, balık ya da deniz gibi her Doğa öğesi bir canlıdır ve bu niteliğiyle bir kendine özgülük, bir kişilik içerir. 50’li yıllarda Anadolu’da çıkarılan orman yangınlarına ilişkin yaptığı röportajlarla gerçek bir çevre bilincine dönüşen doğayla olan ilişkisi Yaşar Kemal’de bir “yabancılaşma kuramında” ortaya çıkar: Her doğa öğesi, özgüllüğüyle insanla iç içedir. Bu nedenle, doğaya verilen zarar insanı, dar anlamıyla yabancılaştırır, kendine yabancı kılar ve “insanlıktan çıkarır”. Canlıların yaşadığı, insan gibi kırılgan olan ve tüm benzersizlikleri barındıran doğa, kişilerin toprağın güçleriyle sürekli uyum içinde olduğu izlenimini vererek yapıtın kurgusuna bir ritm sağlar.
Doğaya verdiği önemli yer, evrensele ulaşmanın yolu olan toprağa bağlılığını da açıklar.
Çalınmış çocukluğu da sürekli araştırdığı bir konudur. Yaşar Kemal için çocuk yoktur. Çocuk reşit olmayan bir insan değildir: Tam tersine, daha yok edilmemiş, baskı altına alınmamış, dizginlenmemiş ya da bastırılmamış tüm gizil güçleri barındırır. Örneğin, geleneksel kırsal kesim toplumunda, özellikle çocukluğunun Kilikya’sında, çocuklar âşıkların gece geç vakitlere kadar süren ve daha çok bilgili kişilere yönelik sahne ve durumların yer aldığı gösterilerini izlerlerdi: Destanlar –örneğin Dede Korkut– son derece açık erotik sahnelerle doludur; Kan Turalı öyküsünde Selcan Hatun damat adayını gördüğünde şu tepkiyi verir: “Taraklığı boşaldı, kedisi miyavladı, dana gibi böğürdü”. Halk şiirinin en çok okunan yazarlarından biri olan Karacaoğlan da aşağı kalmaz: “Soyun da gir koynuma/ Terim ilaçtır benim/ Sevda baştan gitmiyor/ Sarılıp yatmayınca”. Kimse bu canlı gelenek içinde çocukları bu tür kültürlenme gecelerinden ayırmayı düşünmez.
Daha ciddi bir biçimde, yetişkinlerin çelişkilerini çözmek çocuklara düşer: Örneğin imgesel bir bağlam olan Yılanı Öldürseler’de ve gerçek düzleminde. Kan davalarında çok küçük yaşta çocuklar bile esirgenmez: Kurban olarak seçilebilirler ya da hapise atılamayacaklarından ellerine silah tutuşturulup birini öldürmeleri sağlanabilir.
Yaşar Kemal için çocuklar yetişkinlerden daha çok sömürülür ve aşağılanır. Kendini yetiştirmiş biri olarak, yabancılaştırıcı, “ezberci öğretim” olarak nitelediği klasik eğitime şiddetle karşı çıkar. Çok sayıda ilerici aydın gibi, Köy Enstitüleri özlemi ve Pestallozi’nin Gertrud ve Lienhardt düşü farklı bir eğitim için başvuru kaynaklarıdır. Doğayla ilişkisinde olduğu gibi, Yaşar Kemal’de çocukluk kavramı yabancılaşma kuramıyla eklemlenir. Çocukluk insanı insan yapan ya da insanlıktan çıkaran alandır. Bu nedenle de anlatılarında çocuklara yer vermek neredeyse bir saplantı olmuştur.
Yinelenen ve önemli izleklerden biri olan korku, yapıtlarında daha gizli bir biçimde yer alır. Bir duygu ya da duyumsama olarak değil, kahramanların eyleme geçmesini sağlayan bir güç olarak yer alır. Yaşar Kemal için kaygılarımızın özünde, kaçınılmaz sona ulaşan “yaşamımız boyunca geldiğimiz karanlıklar dünyasında koşup durduğumuzun” bilincine varılması yer alır. Büyük bir umutsuzluk kaynağı olan bu büyük varoluşsal korkuyu yaşama ve umuda bir övgüye dönüştürmek söz konusudur: İmgelem ve mitlere bu işlevi verir ve örnek olarak da destanların atası sayılan, kısa yaşam ve kaçınılmaz son karşısında Gılgamış’ın umutsuzluğu çevresinde yapılanan Gılgamış ve dostu Enkidu’nun destanını alır. Ayrıca “haksız” bir biçimde ölmüş bir kahramanın ya da bir gencin ardından yakılan Ağıtlar’ın temel işlevi de çelişkili bir biçimde yaşamı ve yaşama sevinci

« Önceki ::